
- Göç Araştırmaları Vakfı -
- 10 Şubat 2026
Aşağı Saksonya Anayasayı Koruma Teşkilatı, AfD eyalet teşkilatını “kesinleşmiş aşırı sağcı” bir oluşum olarak sınıflandırdı. Bu karar, federal düzeyde kendine yer bulan ve doğu eyaletlerinden batı eyaletlerine doğru yayılan hukuki sürecin yeni bir aşamasını teşkil ediyor. Peki bu sınıflandırmalar tam olarak ne anlama geliyor ve pratikte hangi sonuçları doğuruyor?
Almanya’da Federal Anayasayı Koruma Teşkilatının (“Verfassungsschutz”) aşırı sağ parti AfD’ye ilişkin sınıflandırmaları artık yalnızca teknik bir güvenlik hukuku meselesi değil. Tartışma, doğrudan demokratik sistemin sınırlarına dayanıyor.
Bir yanda AfD’nin (Almanya için Alternatif) hem federal hem de eyalet düzeyinde giderek daha açık biçimde “aşırı sağ” kategorisine yerleştirilmesi; diğer yanda özellikle bazı eyaletlerde birinci parti konumuna yükselmesi var. Hukuki norm ile seçmen desteği arasındaki bu gerilim, tartışmanın merkezini oluşturuyor. Peki bu sınıflandırmalar ne anlama geliyor? Ve somut olarak neyi değiştiriyor?
Partiye Yönelik Sınıflandırmalar Ne Anlama Geliyor?
Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı, partileri ve örgütleri üç aşamalı bir sistemle değerlendirir: İnceleme vakası, şüphe vakası ve kesinleşmiş aşırı yapı. Bu çerçeve, iç güvenlik mimarisinde demokratik düzeni tehdit eden eğilimleri erken aşamada tespit etmeyi amaçlar ve hangi istihbari araçların ne ölçüde kullanılabileceğini belirler.
İnceleme vakası (“Prüffall”): Bu aşama, belirli ideolojik veya yapısal eğilimlere ilişkin ilk uyarı sinyallerinin ortaya çıktığı noktadır. Ancak delil yoğunluğu henüz gizli istihbarat araçlarını devreye sokacak düzeyde değildir. İzleme esasen açık kaynaklara dayanır; söylem, personel yapısı ve örgütsel ağlar analiz edilir.
Şüphe vakası (“Verdachtsfall”): Bu aşamada “yeterli yoğunlukta emare” bulunduğu kabul edilir. Teşkilat telekomünikasyon takibi, çevrimiçi gözetim ve muhbir kullanımı gibi araçlara başvurabilir. AfD 2021’den itibaren federal düzeyde bu kategoriye dahil edildi. Açılan davalarda yüksek mahkemeler, şüpheyi destekleyen delillerin yeterli olduğuna hükmetti. Kuzey Ren-Vestfalya Yüksek İdare Mahkemesi 2024’te, Federal İdare Mahkemesi ise 2025’te bu sınıflandırmayı hukuka uygun buldu.
Kesinleşmiş aşırı sağcı oluşum (“gesichert rechtsextremistische Bestrebung”): Son aşamada artık yalnızca şüphe değil; partinin bütünsel yöneliminin özgür-demokratik temel düzenle bağdaşmadığı kanaati söz konusudur. Bu kategori, insan onurunu zedeleyen, etnik-hiyerarşik bir toplum tasavvurunu benimseyen ve anayasal eşitlik ilkesini sistematik biçimde aşındıran bir yönelime işaret eder. AfD, federal düzeyde Mayıs 2025’te bu kategoriye alındı. Parti karara karşı dava açtı; teşkilat mahkeme süreci sonuçlanana kadar “bekletme taahhüdü” (“Stillhaltezusage”) verdi ve böylece söz konusu sınıflandırma geçici olarak askıya alındı.
Kısacası bu üç basamaklı çerçeve, sadece teknik bir kategorizasyon değil; aynı zamanda, ne ölçüde müdahaleci araçların kullanılabileceğini ve hangi politik‑hukuki tartışmaların meşrulaştırılabileceğini belirleyen bir sinyal işlevi görüyor.
Federal Düzeyde AfD: Partinin Tümüne İlişkin “Aşırı Sağcı” Tanımı
Federal sınıflandırmanın ayırt edici yönü, münferit eyalet teşkilatlarını değil, partinin bütününü kapsamasıdır. Resmî değerlendirmelere göre AfD içinde aşağıdaki eğilimler giderek norm hâline geliyor:
Etnik-soy temelli bir millet anlayışı,
Göçmen kökenli Almanlara yönelik sistematik dışlayıcı söylem,
İnsan onurunu zedeleyen genelleyici dil,
Açık sağ-aşırı çevrelerle personel ve söylem düzeyinde iç içe geçmişlik.
Özellikle “etnopluralist” veya neo-halkçı (“neo-völkisch”) yaklaşımlar sorunlu görülüyor. Bu anlayış, kültürel homojenliği esas alıyor ve göçü varoluşsal tehdit olarak tanımlıyor. Bu yaklaşım, Alman Anayasası’nın insan onurunu köken ve dine bakılmaksızın eşit ve dokunulmaz kabul eden temel normlarıyla çelişiyor.
Belirtilmesi gereken önemli bir nokta ise, Anayasayı Koruma Teşkilatının bir mahkeme değil, istihbarat makamı olmasıdır. Bu nedenle “kesinleşmiş aşırı sağcı” tanımı bir yargı kararı değildir. Ancak siyasal ve hukuki tartışmalarda güçlü bir referans işlevi görür. Bu sınıflandırma doğrudan bir parti kapatma davası anlamına gelmez; fakat böyle bir adımın siyasal ve hukuki zeminini güçlendirebilir.
AfD Eyaletler Düzeyinde Nasıl Sınıflandırılıyor?
Eyaletler düzeyinde AfD’ye ilişkin sınıflandırmalar daha parçalı bir tablo sunuyor. Bazı eyaletlerde AfD çoktan “kesinleşmiş aşırı sağcı” kategorisine taşınmışken, diğerlerinde hâlâ bir “şüphe vakası” olarak izleniyor, kimi yerlerde ise süreç daha temkinli ilerliyor. Bu farklılıkların anlaşılması için federal yapıya, yerel siyasi ve toplumsal dinamiklere ve deliller hususundaki nüanslara bakmak gerekir.
AfD’yi “kesinleşmiş aşırı sağcı” olarak sınıflandıran eyaletler: Thüringen, Saksonya, Saksonya-Anhalt, Brandenburg. Bu dört doğu eyaletinde AfD uzun süredir en sert kategoriye alınmış durumda. Aşağı Saksonya (Niedersachsen) ise 2026 Şubat’ında AfD’yi “önemli derecede gözlem nesnesi olan aşırı sağcı bir oluşum” olarak ilan etti. Bu ifade “kesinleşmiş aşırı sağcı” sınıflandırması ile benzer içeriğe sahip. Bir dizi eyalette AfD, “aşırı sağcı şüphe vakası” olarak kayıtlarda; Bremen, Baden-Württemberg, Bavyera, Hessen gibi eyaletlerde AfD bu kategoriye dahil edilmiş durumda.
Peki bu farklı sınıflandırmaların nedeni ne? Doğu Almanya’daki eyaletlerde AfD’nin hem oy oranları hem de örgütlenme yoğunluğu daha yüksek; aynı zamanda parti içindeki en radikal akımların (örneğin Thüringen’de Björn Höcke’nin temsil ettiği çizgi) buralarda merkezî bir rol üstlendiği görülüyor. Bu nedenle, eyalet Anayasayı Koruma Teşkilatı makamları, AfD’nin “şüpheli” bir yapı olmaktan ziyade, açıkça aşırı bir proje hâline geldiği kanaatine daha erken ve daha net varabiliyorlar.
Batı Almanya’da ise tablo daha heterojen. Bazı eyaletlerde AfD “aşırı sağcı şüphe vakası” olarak sınıflandırılmış, başka yerlerde daha uzun süre inceleme vakası düzeyinde kalmış, bazılarında ise kararlar federal sınıflandırmayı takip eder biçimde daha geç alınmış durumda. Bunun arkasında, delil yoğunluğu kadar eyalet hükûmetlerinin siyasi tercih ve risk hesapları da yatıyor olabilir. AfD’nin güçlü olduğu bölgelerde erken ve sert bir sınıflandırma, bir yandan demokratik düzeni koruma iradesi olarak okunabilirken, diğer yandan parti tarafından Anayasayı Koruma Teşkilatının “siyasi olarak yönlendirildiği” ve “hükûmetin baskı aracı olduğu” söylemleriyle karşı hamleye dönüştürülebiliyor.
Dolayısıyla, eyaletler arası farklılıklar kaotik bir tutarsızlıktan ziyade, Alman devletinin katmanlı yapısının bir yansımasını oluşturuyor. Her eyaletin kendi Anayasayı Koruma Teşkilatı ve yasaları bulunması, doğuda AfD’nin yoğun varlığıyla oluşan delil bolluğu karşısında batı eyaletlerinde sınırlı kanıtların olması farklı sonuçlar doğurabiliyor.
AfD Gittikçe Radikalleşiyor mu?
Uzmanlar, AfD’nin geçirdiği radikalleşme sürecini net verilerle teyit ediyor. Parti, her ne kadar Alman anayasal düzeninin temel ilkelerini tanıdığını beyan etse ve kendisini aşırı sağcılıktan ayrıştırmaya çalışsa da, uygulamada tüm insanların eşitliği ilkesini açıkça sorguluyor ve söylemlerinde aşırı sağcı terminolojiye başvuruyor. Bu durum, günümüzde pek çok uzmanın partiyi artık bir bütün olarak “aşırı sağcı” kategorisinde sınıflandırmasına yol açıyor. Hatta Alman İnsan Hakları Enstitüsü, partinin lider kadrosu ve milletvekilleri arasında, siyasi hedeflere ulaşmak için şiddeti bir araç olarak öven ve açıkça dile getirilen tehditler gözlemlendiğini rapor ediyor.
Partinin seçmen tabanındaki tablo da bu radikalleşmeyle paralellik gösteriyor. 2023 yılında yapılan Merkez Araştırması (“Mitte-Studie“) sonuçlarına göre, AfD destekçilerinin yüzde 21’i bütüncül bir aşırı sağcı dünya görüşüne sahipken, bu oran diğer partilerin taraftarlarında yalnızca yüzde 6 seviyesinde kalıyor. Daha da çarpıcı olanı, AfD destekçilerinin yüzde 90’ının ırkçı ve ulusal-şovenist ifadelere tamamen veya kısmen katılmasıdır. Ayrıca bu kitlenin yüzde 60’ı diktatörlük yönetimini, yüzde 52’si ise şiddet kullanımını bir şekilde onaylıyor.
Bu ideolojik yapı, partinin parlamento koridorlarındaki personel tercihlerine de doğrudan yansımış durumda. Medya araştırmaları, AfD’li Federal Meclis milletvekillerinin ofislerinde aşırı sağcı camiadan gelen 100’den fazla kişinin çalıştığını ortaya koyuyor. Bu çalışan profili içinde Neonaziler, “Kimlikçi Hareket” aktivistleri ve “Yeni Sağ” ideologları gibi isimler dikkat çekiyor. Öyle ki, AfD milletvekillerinin yarısından fazlası, Anayasayı Koruma Teşkilatı tarafından resmî olarak “aşırı sağcı” kabul edilen organizasyonlara mensup kişileri meclis çatısı altında istihdam etmeye devam ediyor.
“Aşırı Sağcı” Sınıflandırmasının AfD’ye Somut Etkileri Neler?
AfD’nin federal ve eyalet düzeyinde daha sert aşırıcılık kategorilerine alınmasının somut sonuçları, sınıflandırmanın kendisinden daha belirleyici görülüyor. Bu sonuçlar hem siyaset pratiğini hem de kamu hukuku statüleri üzerinden bireysel kariyerleri etkiliyor.
Parti açısından “şüphe vakası” ve özellikle “kesinleşmiş aşırı sağcı” statüsü, istihbari araçların yoğun ve sürekli biçimde kullanılmasına imkân tanır. Bu durum parti içi iletişimin, örgütsel planlamanın ve dış bağlantıların daha yakından izlenmesi anlamına gelir. Ayrıca resmî sınıflandırma, diğer partilerin AfD ile koalisyon ve iş birliğini daha da zorlaştırır; merkez partilerin “güvenlik duvarı” (“Brandmauer”) yaklaşımlı iş birliği yapmama tutumuna anayasal bir dayanak sağlar.
Kamu görevlileri ve “anayasaya sadakat” yükümlülüğü bulunan meslek grupları açısından ise sonuçlar daha hassastır. Bir partinin “kesinleşmiş aşırı sağcı” olarak tanımlanması, o partiyle organik bağı bulunan kişiler hakkında disiplin soruşturmalarına, terfi engellerine, güvenlik incelemelerinin sıkılaştırılmasına ve bazı durumlarda görevden alma süreçlerine yol açabilir.
Bununla birlikte Federal İçişleri Bakanlığı ve eyalet yönetimleri, her vakanın ayrı değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın sınıflandırması disiplin süreçlerinde tek başına belirleyici değildir; ancak hukuki dayanak olarak kullanılabilir. Memuriyet açısından doğrudan yaptırım gerekip gerekmediği konusunda farklı yorumlar bulunuyor. Nitekim 2020 tarihli bir bakanlık görüşü ve AfD’nin hazırlattığı bir mütalaa, yalnızca “inceleme” veya “şüphe vakası” statüsünün otomatik yaptırım doğurmadığını savunuyor. Alman İnsan Hakları Enstitüsü’nün analizi ise AfD üyesi memurlar için disiplin hukuku yaptırımlarının uygulanabileceğini savunuyor.
Hukuki Tanım ile AfD’nin Oyunun Arttığı Siyasi Gerçeklik
Bu hukuki ve idari sonuçlar, AfD’nin seçim performansıyla birlikte değerlendirildiğinde belirgin bir paradoks ortaya çıkıyor. Devlet, partiyi giderek daha net biçimde “aşırı sağcı” olarak tanımlarken ve özgür-demokratik temel düzenle bağdaşmadığını belirtirken; özellikle doğu eyaletlerinde AfD birinci parti konumuna yükseliyor, batıda da çift haneli oranlara ulaşıyor. Hukuki norm sandıkta aynı yönde karşılık bulmuyor; bazı seçmen kesimlerinde ters etki yaratabiliyor.
Almanya’da AfD’ye Karşı Çekilen “Brandmauer” Yıkıldı mı?
Bu durum, savunmacı demokrasi (“wehrhafte Demokratie”) ilkesinin pratik sınırlarına işaret ediyor. Anayasal düzeni koruma amacıyla yapılan açık sınıflandırma, belirli kesimler için meşru ve gerekli görülebilir. Ancak aynı adım, AfD’nin mağduriyet söylemini güçlendirerek oy potansiyelini daraltmak yerine genişletebilir.
Bu tartışmanın odağında, demokratik bir devletin aşırı sağ bir partiyi hukuken nasıl tanımlayıp sınırlandıracağı sorusu yer alıyor. Bir yandan anayasal düzenin korunması, diğer yandan seçmen iradesinin kriminalize edilmemesi arasında kurulacak denge, hukuk ve siyaset literatüründe farklı yaklaşımlarla ele alınıyor. Güvenlik hukukuna ağırlık veren modellerin toplumsal ve sosyo-ekonomik dinamikleri geri plana itebileceği; sürecin tamamen siyasal rekabete bırakılmasının ise aşırı sağın kurumsal düzeyde normalleşmesine yol açabileceği yönünde değerlendirmeler bulunuyor.
Bu nedenle hukuki sınıflandırma, demokratik savunma stratejisinin tek unsuru değildir. Sosyal eşitsizliklerle mücadele, dışlanma deneyimleriyle yüzleşme, temsil kanallarını güçlendirme ve özellikle genç kuşaklara yönelik kapsayıcı siyasal eğitim politikaları da belirleyicidir. Kök nedenler ele alınmadıkça, ekonomik güvensizlik ve kimlik kaygıları üzerinden şekillenen mobilizasyonların zayıflaması beklenmemektedir. AfD’nin hukuken “kesinleşmiş aşırı sağcı”, siyaseten ise güçlü bir aktör olarak konumu, bu çok katmanlı tartışmayı gündemde tutmaya devam ediyor.
https://perspektif.eu/2026/02/21/afdye-kesinlesmis-asiri-sagci-siniflandirmasi/
“Almanya’da Müslüman Karşıtlığının Gerçek Boyutu Bilinmiyor: Resmî Veriler Yetersiz”
Almanya’da parlamentoya sunulan soru önergesi, yalnızca polis kayıtlarına dayanan resmî verilerin ülkedeki Müslüman karşıtlığının gerçek boyutunu yansıtmadığını vurguluyor. Önergeyi veren Yeşiller Grubu, ayrımcılık başvuruları, camilere yönelik saldırılar ve nefret suçlarının siyasi motivasyonlarına ilişkin verilerin de kamuoyuyla paylaşılmasını talep ediyor.
Almanya’da Müslümanlara ve İslam’a yönelik suçlardaki uzun vadeli artış, Federal Mecliste yeniden kapsamlı biçimde gündeme taşındı. Federal Meclise sunulan ve Yeşiller Partisi milletvekillerinin imzasını taşıyan soru önergesi, 2025 yılının ikinci yarısında kayda geçen Müslüman karşıtı vakaların tüm boyutlarıyla açıklanmasını talep ediyor. Önerge; yalnızca ceza soruşturmalarını değil, ayrımcılık başvurularını, camilere yönelik saldırıları, nefret suçlarının siyasi motivasyonlarını, soruşturma ve yargılama süreçlerini, mahkûmiyet oranlarını ve verilen cezaları da kapsıyor.
Federal Meclis Yeşiller Grubu, Müslüman karşıtı ırkçılığın Almanya’da münferit olaylardan ibaret olmadığını, aksine uzun süredir yüksek seviyede seyreden ve giderek yapısal bir nitelik kazanan bir sorun hâline geldiğini vurguluyor. Soru önergesinde, Müslüman Düşmanlığı Bağımsız Uzmanlar Kurulu’nun (UEM) 2023 tarihli raporuna atıfla, Müslüman karşıtlığının toplumun geniş kesimlerinde normalleştiği ve siyasi tartışmalarla daha da görünür hale geldiği ifade ediliyor. Özellikle 7 Ekim 2023 sonrasında oluşan siyasal ve toplumsal iklimin, Müslümanlara ve “Müslüman olarak algılanan” kişi ve gruplara yönelik dışlama, ayrımcılık ve şiddeti artırdığına dikkat çekiliyor.
Mevcut Verilere Göre Müslüman Karşıtı Vakalardaki Artış Eğilimi Kalıcılaşıyor
Almanya’daki Müslüman karşıtlığına ilişkin Mediendienst Integration tarafından 14 Kasım 2025’te yayımlanan son veri derlemesi, resmî polis istatistiklerinin dahi Müslüman karşıtı suçlardaki artışı açık biçimde ortaya koyduğunu gösteriyor. Almanya’da Müslümanlara ve İslam’a yönelik suçlar ancak 2017 yılından itibaren polis kayıtlarında ayrı bir kategori olarak sistematik biçimde izleniyor. Buna rağmen son yıllardaki yükseliş dikkat çekici boyutlara ulaşmış durumda.
Polis kayıtlarına göre, Ocak-Eylül 2025 döneminde Almanya genelinde 930 Müslüman veya İslam karşıtı suç kayda geçti. Bu suçlar arasında hakaret, propaganda suçları, mala zarar verme ve fiziki saldırılar yer alıyor. Yetkililer, söz konusu rakamların geçici olduğunu ve yılın son çeyreğine ilişkin geriye dönük bildirimlerle artabileceğini belirtiyor.
2024 yılı, bugüne kadar kayda geçen en yüksek yıllık seviye olarak öne çıkıyor. Polis verilerine göre yıl boyunca 1.848 Müslüman karşıtı suç tespit edildi; bunların 83’ü doğrudan fiziki saldırı niteliğindeydi. Bu, bir önceki yıla kıyasla yaklaşık yüzde 26’lık bir artış anlamına geliyor. Daha da çarpıcı olan ise 2022’den 2023’e geçişte yaşanan sıçrama: bu dönemde kayıtlı suç sayısı yüzde 140 artarak 1.464’e yükseldi. 2024’te işlenen suçların yüzde 86’sı siyasi olarak aşırı sağ motivasyonlu olarak sınıflandırıldı.
“Resmî Kayıtlar Tabloyu Tam Yansıtmıyor”
Ancak hem uzmanlar hem de sivil toplum kuruluşları, polis istatistiklerinin Müslüman karşıtı ırkçılığın yalnızca görünen kısmını yansıttığı konusunda uyarıyor. Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansının (FRA) 2021–2022 dönemine ait araştırmasına göre, Müslümanlara yönelik saldırı ve ayrımcılığa maruz kalanların yalnızca yüzde 12’si yaşadıklarını yetkililere bildiriyor. Bu durum, vakaların büyük bölümünün kayıt dışı kaldığına işaret ediyor.
Almanya merkezli sivil toplum ağı CLAIM de benzer bir tabloya dikkat çekiyor. CLAIM’e göre mağdurların yüzde 57’si ne suç duyurusunda bulunuyor ne de danışmanlık hizmetlerine başvuruyor. Bu nedenle kuruluş, resmî verilerin ötesine geçen yıllık izleme raporları yayımlayarak Müslüman karşıtı vakaların gerçek boyutunu ortaya koymayı amaçlıyor.
CLAIM’in 2024 verilerine göre Almanya genelinde 3.080 Müslüman karşıtı vaka tespit edildi. Bu sayı, bir önceki yıla kıyasla yaklaşık yüzde 60’lık bir artış anlamına geliyor. Vakalar arasında tehdit, hakaret, fiziki saldırı ve ağır şiddet suçları bulunuyor. Kuruluş, özellikle Müslüman kadınların orantısız biçimde hedef alındığını vurgularken, hem polis kayıtlarında hem de kendi verilerinde ciddi bir kayıt dışı alan bulunduğunu belirtiyor.
Müslüman karşıtı vakalardaki artışın önemli bir bölümü, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısının ardından şekillenen siyasal ve toplumsal atmosferle ilişkilendiriliyor. Federal Kriminal Dairesi (BKA), bu tarihten sonra Ortadoğu savaşı bağlamında yaklaşık 10.400 siyasi saikli suç kayda geçtiğini, bunların 270’ten fazlasının Müslüman karşıtı nitelikte olduğunu açıkladı. Bu suçlar ağırlıklı olarak mala zarar verme ve halkı kin ve düşmanlığa tahrik başlıkları altında sınıflandırıldı.
CLAIM’in verileri de bu eğilimi doğruluyor. Kuruluşa göre, 7 Ekim 2023 ile 31 Aralık 2024 arasında 679 Müslüman karşıtı vaka tespit edildi ve aynı dönemde danışmanlık başvurularında belirgin bir artış yaşandı. Uzmanlar, bu süreçte Müslüman toplulukların kolektif biçimde suçlayıcı ve hedef gösterici söylemlere maruz kaldığını, bunun da gündelik hayatta ayrımcılığı derinleştirdiğini belirtiyor.
Yeşiller’den Hükûmete Ayrıntılı İnceleme ve Hesap Talebi
28 Ocak’ta Yeşiller tarafından Federal Meclis’e sunulan soru önergesi, Müslümanlara ve İslam’a yönelik düşmanlığın yalnızca sayısal boyutunun değil, devletin bu olguya nasıl yaklaştığının da açığa kavuşturulmasını amaçlıyor. Yeşiller, 2025’in ikinci yarısında kayda geçen tüm Müslüman karşıtı vakaların; türlerine, gerçekleştiği alanlara, fail sayılarına ve bağlamlarına göre ayrıntılı biçimde açıklanmasını talep ediyor. Bu kapsamda yalnızca polis kayıtları değil, Federal Ayrımcılıkla Mücadele Dairesi mercine yapılan başvurular, camilere yönelik saldırılar, tehdit ve hakaret vakaları ile ağır şiddet suçları da hükümetten istenen veriler arasında yer alıyor.
Soru önergesinin merkezinde, bu suçların siyasi motivasyonlarının şeffaflaştırılması bulunuyor. Yeşiller, Müslümanlara yönelik suçların hangi oranlarda aşırı sağcı, yabancı düşmanı, dini gerekçeli ya da başka ideolojik saiklerle işlendiğinin net biçimde ortaya konmasını istiyor. Amaç, Müslüman karşıtı ırkçılığın bireysel önyargılardan mı yoksa örgütlü ve ideolojik yapılardan mı beslendiğini görünür kılmak ve buna uygun politikalar geliştirilmesini sağlamak.
Yeşiller ayrıca ceza adaleti sürecinin tamamına ilişkin ayrıntılı bir döküm talep ediyor. Federal hükümetten; kaç şüphelinin tespit edildiği, kaç kişinin gözaltına alındığı, kaç dava açıldığı, kaç dosyanın düşürüldüğü ve kaç kişinin hangi suçlardan hangi cezalara çarptırıldığına dair verilerin açıklanması isteniyor. Önerge, cezalandırmanın ötesinde önleme ve kurumsal sorumluluk boyutuna da odaklanıyor. Bu çerçevede, kamu personeline yönelik Müslüman karşıtlığı ve ırkçılıkla mücadele eğitimlerinin kapsamı, sivil toplum kuruluşlarına sağlanan desteklerin yeterliliği ve UEM’in 2023 tarihli raporunda yer alan önerilerin hangilerinin hayata geçirildiği de hükümetten yanıtlanması talep edilen başlıklar arasında yer alıyor.
Kaynak: Perspektif EU
