GAV Suriye Ziyareti 2026


Göç Araştırmaları Vakfı 2026 Yaz Staj Programı kapsamında 24-28 Ağustos 2026 tarihleri arasında düzenlenen Suriye ziyareti hakkındaki deneyimlere dayanmaktadır:

 

Suriye’nin devrimden sonraki durumu ile alakalı oradan buradan farklı şeyler duyuyordum ama kafamda çok net şeyler canlanmıyordu. Hem iç savaş döneminde yaşananları hem de ülkenin şu anki durumunu yerinde gözlemlemek bu sebeple çok faydalı oldu. Yıllar süren bir iç savaştan daha yeni çıkmasına ve maalesef hala sarılacak çok fazla yara olmasına rağmen ülkenin beklediğimden çok daha hızlı ve sağlam toparlandığını görmek beni çok mutlu etti.

Berfin Karademir

 

Suriye ülkesindeki geri kalmışlığın nedenleri, nasıl düzelebileceği hakkında daha çok görü sahibi oldum. Böyle alışılmadık bir coğrafyaya erken yaşta gitmemin de gelişimimde fazlasıyla rol oynayacağı kanaatindeyim.”

Burak Levent Sancar

 

Beklentim ilk aşamada oldukça düşüktü. Kalacağımız yerler konusunda daha düşük beklentilerim olduğunu belirteyim. Gezdiğimiz konumlar ve karşılaştığımız ilgi beni çok mutlu etti. Profesyonel bir organizasyondu.”

Buse İlham Uz

 

Gerçekleştirdiğimiz Suriye ziyareti, genel olarak hem kişisel hem de akademik açıdan oldukça verimli ve öğretici bir deneyim oldu. Ziyaret öncesinde Suriye hakkında sahip olduğum bilgi ve beklentiler daha çok teorik ve sınırlı bir çerçeveye dayanıyordu. Ancak ziyaret süresince bulunduğumuz yerleri yakından görme, bölgenin tarihsel ve toplumsal yapısını gözlemleme ve günlük yaşam içerisindeki dinamikleri doğrudan değerlendirme fırsatı bulduğumu söyleyebilirim.


Ziyaret sonrasında Suriye’ye ilişkin bakış açımın daha kapsamlı ve çok boyutlu bir hâle geldiğini düşünüyorum. Özellikle daha önce akademik çalışmalar ve çeşitli kaynaklar aracılığıyla edindiğim bilgilerin, sahadaki gözlemlerle birlikte daha anlamlı bir çerçeveye oturduğunu hissettim. Ziyaret edilen yerler, yapılan gözlemler ve edinilen deneyimler, Suriye’nin medyaya yansıyanın ötesindeki mevcut siyasi, tarihsel ve toplumsal koşullarını daha yakından anlamama katkı sağladı.


Akademik gelişimim açısından değerlendirildiğinde ise bu ziyaretin, teorik bilgiyi saha deneyimiyle ilişkilendirebilmem açısından önemli bir katkı sunduğunu düşünüyorum. Özellikle farklı toplumsal dinamikleri yerinde gözlemlemek, olay ve süreçleri yalnızca akademik bir perspektiften değil, insanların günlük yaşamları ve deneyimleri üzerinden de değerlendirmeme olanak sağladı.


Genel olarak Suriye ziyaretinden oldukça memnun kaldığımı ve bu deneyimin beklentilerimi büyük ölçüde karşıladığını ifade edebilirim.

Ebru Bayramoğlu

Suriye’ye gerçekleştirdiğimiz ziyaret, akademik ve kişisel açıdan oldukça ufuk açıcı bir deneyim oldu. Gezi öncesindeki düşüncelerimle kıyasladığımda, ülkenin beklediğimden çok daha hızlı bir toparlanma süreci içinde olduğunu gördüm.


Yerel halkın inşa ve gelişim için gösterdiği çaba, oradaki yaşamın normale dönmesi adına bende büyük bir umut uyandırdı. Bölgenin tarihsel ve toplumsal dinamiklerini yerinde görmek, Suriye’ye ve bölgedeki gelişmelere bakış açımı çok daha gerçekçi bir zemine oturttu.

Ece Cerit

Suriye’ye gitmeden önce ülkenin yakın tarihine, yaşadığı savaşa ve toplumsal yapısına dair birçok kitap ve akademik çalışma okumuştum. Bu nedenle beni nasıl bir ortamın beklediğine dair zihnimde bir fikir vardı. Fakat oraya vardığım ilk andan itibaren şunu fark ettim: Bir ülkeyi okumak ile onu gerçekten görmek, sokaklarında yürümek ve insanlarıyla konuşmak arasında çok büyük bir fark varmış.


Beş gün boyunca Azez, Halep, Hama, Humus ve Şam’ı ziyaret etme fırsatı bulduk. Dönerken yalnızca yeni yerler görmüş biri değil, olaylara daha farklı bakan biri olduğumu hissettim. Hatta kalbimin bir parçasını orada bıraktığımı söylemek abartı olmaz zira oradaki insanlara ve o coğrafyaya hissettiğim aidiyeti kimi zaman kendi ülkemde bile hissedemiyorum.

Beni en çok etkileyen şey, savaşın bıraktığı yıkım kadar insanların yaşamı yeniden kurma çabasıydı. Bombalanmış bir binanın altında her sabah dükkânını açan bir esnafı, çadırının önünü özenle süpüren bir kadını, çalışmak zorunda kalan çocukları ve bütün zorluklara rağmen gülümsemeye devam eden insanları gördüm. Yeniden örülen bir evin duvarında, açılan küçük bir dükkânda ya da sokakta oynayan bir çocuğun gülüşünde yaşamın bütün zorluklara rağmen devam ettiğini hissettim. Bu manzaralar bana savaşın yalnızca şehirleri değil, insanların hayatlarını da derinden etkilediğini; buna rağmen insanın ayakta kalma iradesinin ne kadar güçlü olduğunu gösterdi.


Ziyaretten önce Suriye denildiğinde aklıma daha çok haberlerde gördüğümüz yıkılmış şehirler, çatışmalar ve insani kriz geliyordu. Elbette bunların hepsi hâlâ bu ülkenin bir gerçeği. Ancak sahada bulunduğum süre boyunca bunların ötesinde; tarihiyle, kültürüyle, direnişiyle, yemekleriyle, insanıyla bize şahane bir ortam sunan bir ülke gördüm. Bu durum, Suriye’yi yalnızca savaşın yıkımıyla değil, savaştan önce var olan haliyle de anlamam gerektiği fikrini doğurdu bende.


Bu deneyim akademik açıdan da benim için oldukça değerliydi. Psikoloji öğrencisi olarak savaşın bireyler ve toplum üzerindeki etkilerini bugüne kadar çoğunlukla teorik olarak öğrenmiştim. Sahada bulunmak ise travma, dayanıklılık ve toplumsal dayanışma gibi kavramların gerçek hayattaki karşılıklarını görmemi sağladı. Tarihsel ve siyasi süreçlerin insanların psikolojisini ve gündelik yaşamını nasıl şekillendirdiğini yerinde gözlemlemek, derslerde öğrendiğim bilgileri somutlaştırdı ve olaylara daha bütüncül bakabilmeme katkı sağladı.

Suriye bugün hâlâ savaşın derin izlerini taşıyor. Yıkılan şehirleri yeniden inşa etmek kadar, insanların yaşadığı kayıpların etkisini onarmak da uzun zaman alacak gibi görünüyor. Buna rağmen ziyaret ettiğim her şehirde geleceğe tutunmaya çalışan insanlarla karşılaşmak bana umut verdi. Belki bazı yaralar hiçbir zaman tamamen kapanmayacak, bazı evler ve bazı hikâyeler hep eksik kalacak. Yine de hayat, tüm bu zorlukların içinden filizlenmeye devam ediyor.

Suriye’den dönerken yanımda sadece fotoğraflar ya da anılar getirmedim. Aynı zamanda insanın dayanıklılığına, umuduna ve yeniden başlayabilme gücüne dair çok kıymetli derslerle döndüm. Gördüklerim ve dinlediğim hikâyeler uzun süre hafızamdan silinmeyecek. Bu gezi benim için sadece farklı şehirleri görmekten ibaret değildi hem akademik hem de insani anlamda bana çok şey katan, bakış açımı derinden etkileyen unutulmaz bir deneyim oldu.”

Emine Ebrar Gökşahan

 

Suriye’ye gitmeden önce zihnimde taşıdığım tablo, büyük ölçüde ekranlardan, akademik makalelerden ve haber bültenlerinden inşa edilmiş bir tabloydu. On yılı aşkın bir iç savaşın, milyonlarca yerinden edilmiş insanın, kimyasal silah iddialarının, vekâlet savaşlarının ve nihayetinde Esad rejiminin çöküşünün ardından bırakılan bir ülke düşünüyordum. Uluslararası ilişkiler öğrencisi kimliğimle Suriye’yi bir “vaka" olarak, göç çalışmalarımın teorik çerçevelerine (zorla göç ettirme, silahlaştırılmış göç, devlet çöküşü sonrası yeniden inşa) veri sağlayacak bir saha olarak kurguluyordum. Beklentim, gördüklerimin literatürü doğrulayacağı ya da en fazla nüanslandıracağı yönündeydi. Duygusal olarak da bir tür mesafe, bir tür “araştırmacı soğukkanlılığı" ile gideceğimi düşünüyordum; nesnelerin, mekânların, insanların beni kitaplardan öğrendiklerimin ötesine taşımayacağını sanıyordum. Bu, şimdi geriye dönüp baktığımda, gençliğin ve masa başı çalışmanın verdiği bir kibirdi.
Sednaya hapishanesini ziyaret etmek, akademik bir kavramın “sistematik devlet şiddeti" bedenin içine düştüğü an oldu. Koridorların, hücrelerin, duvarlara kazınmış isimlerin arasında dolaşırken fark ettim ki insan hakları raporlarında okuduğum rakamlar (binlerce, on binlerce kayıp) orada artık istatistik olmaktan çıkıyor; her bir rakamın arkasında somut bir koku, bir ışık kırığı, bir soğukluk var. Sednaya, Esad rejiminin sadece bir güvenlik aygıtı değil, bir yok etme makinesi olduğunu gösteren fiziksel bir kanıt niteliğinde. Orada durup düşündüm: Bu mekân çöktükten sonra bile, buradan sağ çıkanların ve çıkamayanların aileleri için “geçiş dönemi adaleti" kavramı ne kadar yetersiz kalıyor. Akademik literatürün “hesap verebilirlik mekanizmaları" diye soğukkanlılıkla tartıştığı şey, burada hâlâ kapanmamış bir yara olarak duruyordu.


Şehitler Camisi’nde gördüğüm zaman, Sednaya’nın bıraktığı ağırlığa karşı bir tür ortak yas ve topluluk hafızası deneyimiyle karşılaştı. Burası bana savaşın sadece yıkım değil, aynı zamanda hafızayı örgütleme, kaybı anlamlandırma ve bir arada kalma çabası olduğunu hatırlattı. Suriyelilerin kendi acılarını nasıl bir dini ve toplumsal çerçeve içinde taşıdıklarını görmek, göç ve çatışma çalışmalarında çoğu zaman ihmal edilen bir boyutu dayanıklılık (resilience) ve manevi baş etme mekanizmalarını daha somut kavramamı sağladı.
Afrin Harekâtı sonrası bölgeyi ve müteakip süreci gözlemlemek, Türkiye’nin sınır ötesi güvenlik politikalarını sadece Ankara merkezli stratejik metinlerden değil, yerel nüfusun günlük hayatına nasıl nüfuz ettiğinden de okumamı sağladı. Nüfus hareketleri, mülkiyet anlaşmazlıkları, yerel yönetim yapılarının yeniden kurulması ve güvenlik aktörleri arasındaki kırılgan denge, “istikrar" kelimesinin sahada ne kadar geçici ve müzakereye açık bir durum olduğunu gösterdi. Bu gözlem, kendi Leverage Index çalışmamdaki “kapasite" ve “niyet" bileşenlerini yeniden düşünmeme vesile oldu; zira sahada gördüğüm, aktörlerin niyetlerinin de kapasitelerinin de zamanla ve yerelde çok hızlı değiştiği bir gerçeklikti.
Bu ziyaret, bana veri toplamanın ve saha araştırmasının kitabî bilgiden temelden farklı bir epistemolojik konum ürettiğini öğretti. Mülakatlarda, gözlemlerde ve mekânsal deneyimde ortaya çıkan bilgi, ikincil kaynaklardan devşirilen bilgiden çok daha katmanlı ve çoğu zaman çelişkili. Bu, OSINT ve nicel modelleme çalışmalarımda daha önce fark etmediğim bir mütevazılık kazandırdı: sayılar ve haritalar, insan deneyiminin karmaşıklığını her zaman yakalayamıyor. Aynı zamanda, akademik yazımda kullandığım kavramların (devlet çöküşü, geçiş adaleti, silahlaştırılmış göç) sahada nasıl vücut bulduğunu görmek, tezimi ve ileride yazacağım makaleleri çok daha temellendirilmiş bir yerden kurma imkânı verdi.
Gitmeden önce Suriye’yi bir “kriz vakası" olarak görüyordum; şimdi onu, tarihsel derinliği, çok katmanlı toplumsal yapısı ve yıkıma rağmen güçlü bir toplumsal iradeyle yeniden inşa arayışında olan bir ülke olarak görüyorum. Rejimin çöküşünün ardından gelen belirsizlik dönemi, dışarıdan bakıldığında bir “kaos" gibi algılanabilir; ama yerinde görülünce, bu belirsizliğin içinde de yerel aktörlerin, sivil toplumun ve dini kurumların aktif olarak bir düzen inşa etmeye çalıştığı görülüyor. Bu beni, Suriye’yi salt bir jeopolitik satranç tahtasının piyonu olarak değil, kendi tarihsel özneliğini yeniden kurmaya çalışan bir toplum olarak görmeye itti.
Sednaya’nın soğuk duvarları ile Şehitler Camisi’nin sıcak topluluk hissi arasında salınan bu ziyaret, bana akademik mesafenin sahada nasıl eridiğini, ama erirken de daha keskin bir analitik bakış bıraktığını gösterdi. Suriye artık benim için bir vaka çalışması değil, üzerine düşünmeye devam edeceğim, insani ve tarihsel ağırlığıyla birlikte taşıdığım bir deneyim.

Erdem Kulaçlı

 

Bu seyahatten sonra açıkça söylemeliyim ki, oraya giden ben ile geri dönen ben kesinlikle aynı kişi değil. Çok keyifli anlar biriktirmenin ötesinde, tanık olduğum ve öğrendiğim şeyleri zihnimde sindirmek biraz zaman alacak. Sessiz kalmış, dilsiz hikâyelerin şahidi olduk. Bu yolculuk bende tarif etmesi zor, derin izler bıraktı. Yaşadığım bu eşsiz deneyim için çok şanslı hissediyorum. Emeği geçen herkese minnettarım.

İkra Doğan

 

Suriye ziyaretinden önce beklentim yeni savaştan çıkmış bir ülke olarak yerle bir olmuş şehirler, umutla hayata sarılmış bir toplum ve bir taraftan da özellikle Şam’da Suriye’nin tarihi ve kültürel güzelliklerini görmekti. Ziyaret sonrasında beklentilerimin tamamen karşılandığını söyleyebilirim. Beklentilerime rağmen gördüklerim karşısında şaşırmadım dersem yalan olur. Her ne kadar karşılaşacağım manzarayı tahmin etsem de birebir görmek ve o ortamı temaşa etmek bambaşka bir duyguydu. Yol boyu gördüğüm manzaralar hâlâ çok canlı bir şekilde hafızamda. Hayatım boyunca da unutabileceğimi düşünmüyorum. Yıkılmış binalarda gördüğüm çocuk kitapları, belki de çoktan hayata veda etmiş insanların kıyafetleri, Sednaya hapishanesinde yaşanan insanlık dışı işkenceler, her şeye rağmen insanların imanlı duruşu ve direnişi çok şey anlatıyordu. Savaşın en zor yanı belki de psikolojik tarafı. Bu insanlar yıllarca süren savaşın izlerini üzerlerinde taşımaya devam ederken bir taraftan vatanlarını tekrar inşâ etmeye çalışıyorlar. Suriye’ye gitmeden öncesi ve sonrasını karşılaştırdığımda Suriyelilere karşı bakış açımda pek değişiklik olmadı. Öncesinde de yaşadıkları zorlukları tahmin ederek, onlarla empati kurmaya çalışarak yapmaya çalıştığım desteği şu anda çok daha fazla gayretle, akademik hayatımda da özenle sürdürmeye devam edeceğim. Şu an her ne kadar zor da olsa onları biraz daha iyi anladığıma inanıyorum. Zor da olsa diyorum çünkü insanların yaşadığı gerçekliği ben ziyaret sırasında algılamakta zorlandım. Bunun yanı sıra bazen ne hissedeceğimi şaşırdığım anlar oldu. Hüzün, korku, öfke, umut, sevinç gibi.

Halep, Humus, Hama ve Şam her birinin kendine has oluşumu, güzellikleri vardı. Özellikle birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Şam; tarihi yapılarıyla, kültürüyle etkileyiciydi. Toplumsal açıdan Şam’da sosyoekonomik imkanların daha iyi olduğu gözle görülüyordu. Ancak genel anlamda henüz toplumun, ekonominin, siyasi yapının toparlanabildiğini söyleyemeyiz. Birçok kez Türkçe bilen ve Türkiye’de yaşamış insanlarla konuşma fırsatımız oldu. Bizi gördüklerinde gözlerinde beliren heyecan ve sevinç görülmeye değerdi. Bizleri ne kadar sevdiklerini ve desteğimizin onlar için unutulmaz olduğunu her fırsatta dile getirdiler. Benim için unutulmaz bir deneyim olan bu ziyareti, Suriyelilerin zaferle sonuçlanan direnişlerine duyduğum saygının artmasının yanında her geçen gün daha iyi bir toplum ve ülke olmaları yönünde içten dualarım ve temennilerimle sonlandırdım.
Dünyanın her yerinde insani hakları elinden alınmış, yerinden yurdundan edilmiş, dinini ve inancını özgürce yaşamalarına izin verilmemiş, kimlikleri ve aidiyetleri nedeniyle ötekileştirilmiş milyonlarca insan yaşam mücadelesi vermeye devam ederken yaptığımız işin hakkını vererek ve en iyi şekilde yapmanın, bu insanların sesini duyurmanın gerekliliğine inanmıştım. Bu inanç, beni Müslüman azınlıklar, göç, diaspora gibi alanlarda çalışmaya yönelten en önemli motivasyonlardan biri olmuştu. Suriye ziyareti bu inancımı diri tutmam gerektiğini tekrardan göstermiş oldu diyebilirim.

Meltem Nur Türk

 

Suriye’den döndüğümden beri gördüklerimi ve dinlediğim hikâyeleri nasıl anlatabileceğimi düşünüyorum. Çünkü bazı şeylerin fotoğraflara sığmadığını, bazı hikâyelerin ise birkaç cümleyle anlatılamayacağını bu ziyaret sırasında çok daha iyi anladım.

Suriye’ye gitmeden önce ülkeye ilişkin bilgim büyük ölçüde akademik çalışmalar, haberler, göçmenlerle yaptığım görüşmeler ve yaklaşık bir yıldır göç alanında yürüttüğüm çalışmalar üzerinden şekillenmişti. Savaş, zorunlu göç, yerinden edilme, geri dönüş ve yeniden yapılanma gibi kavramları teorik olarak biliyordum. Ancak sahada bulunmak bana bu kavramların her birinin arkasında çok daha karmaşık ve insani hikâyeler olduğunu gösterdi. Bu nedenle ziyaret, benim için yalnızca bir gezi değil; akademik bilgilerimle sahadaki gerçekliği karşılaştırabildiğim, bazı kabullerimi yeniden sorguladığım ve bundan sonraki çalışmalarımı etkileyeceğini düşündüğüm önemli bir saha deneyimi oldu.

Ziyaret sonrasında Suriye’ye ilişkin düşüncelerimdeki en önemli değişimlerden biri, “savaş sonrası dönem” ifadesine bakışım oldu. Savaşın sona ermesi veya çatışmaların azalması, insanların hayatında savaşın gerçekten sona erdiği anlamına gelmiyor. İnsanlar bugün yavaş yavaş evlerine ve şehirlerine dönüyor; dükkânlar yeniden açılıyor, çocuklar sokaklarda oynuyor, aileler hayatlarını yeniden kurmaya çalışıyor. Fakat maddi ve manevi kayıpların izleri hâlâ çok belirgin. Savaşın tozu, yalnızca yıkılmış binaların üzerinde değil; insanların yüzlerinde, hafızalarında ve gündelik hayatlarında da duruyor.


Bunu en güçlü hissettiğim anlardan biri, çarşıda bulunduğumuz sırada üzerimizden bir helikopter geçtiği andı. Suriye’de yalnızca birkaç gündür bulunmama rağmen gördüğüm yıkım ve dinlediğim hikâyeler nedeniyle bu sesten irkildiğimi fark ettim. O anda, yıllarca savaşın sesleriyle yaşamış insanların hafızasında bu deneyimlerin nasıl bir iz bırakmış olabileceğini düşündüm. Benim için bu an, savaşın yalnızca siyasi veya askerî bir olgu olmadığını; insanın hafızasında ve gündelik davranışlarında yaşamaya devam eden toplumsal bir deneyim olduğunu anlamam açısından önemliydi.


Çocuklara ilişkin gözlemlerim de ziyaretin üzerimde bıraktığı en güçlü izlerden biri oldu. Yol kenarında geçimlerine katkı sağlamaya çalışan küçük çocukları gördüm. Başka bir yerde, kapısı ve penceresi olmayan bir yapının önünde bir ipe tutunarak kendilerine oyun kuran iki küçük kız çocuğuyla karşılaştım. Hasene Vakfı’nın köyünde çocuklarla vakit geçirmek ise bütün yıkımın içerisinde hayatın devam ettiğini gösteren başka bir deneyimdi. Bu görüntüler bana savaşın çocukluk, eğitim, yoksulluk ve gelecek beklentileri üzerindeki etkilerini yalnızca istatistikler üzerinden incelemenin yeterli olmadığını düşündürdü.

El Kabun ve Jobar, fiziksel yıkımın boyutunu en açık biçimde gördüğümüz yerler arasındaydı. Bir zamanlar insanların evlerinin, okullarının, sofralarının ve hatıralarının bulunduğu mahallelerin büyük ölçüde harabeye dönüştüğünü görmek oldukça etkileyiciydi. El Kabun’da bulduğumuz ve bir çocuğa ait olduğunu düşündüğümüz defter ise benim için ziyaretin sembollerinden biri hâline geldi. Defterin sonunda çizilmiş bir bayrak ve “Bir gün geri döneceğiz” anlamındaki ifade, göç ile vatan arasındaki ilişkiye dair uzun zamandır düşündüğüm pek çok meseleyi yeniden değerlendirmeme neden oldu.


Bu noktada, Türkiye’de Suriyeliler hakkında sıklıkla duyduğumuz “Neden ülkelerini terk ettiler?” veya “Neden ülkelerini savunmadılar?” gibi sorulara bakışım da değişti. Sahada gördüğüm yıkım ve dinlediğim anlatılar, bu soruların çoğu zaman insanların karşı karşıya kaldıkları koşullar hesaba katılmadan sorulduğunu gösterdi. Bir insanın ailesini alarak başka bir yere gitmesi her zaman ülkesinden vazgeçmesi anlamına gelmiyor. Bazen göç, çocuğunu ve ailesini hayatta tutabilmek için verilmiş son derece ağır bir karar olabiliyor. Bugün bazı insanların neredeyse yaşanamayacak durumdaki eski evlerine dahi geri dönmeye çalışması, vatanla kurulan bağın ne kadar güçlü olduğunu bana ayrıca gösterdi.

Halep kırsalında birbirine oldukça yakın olmasına rağmen savaşın izlerini farklı biçimlerde taşıyan yerleşimleri görmek, Suriye’deki çatışmanın toplumsal boyutunu anlamam açısından da önemliydi. Farklı topluluklara ilişkin yerel anlatıları dinlerken savaşın yalnızca devlet ile silahlı gruplar arasında gerçekleşen bir mücadele olmadığını; komşuluk ilişkilerini, mezhepsel ve toplumsal bağları ve insanların birbirlerine yönelik algılarını da dönüştürdüğünü gözlemledim. Bununla birlikte, sahada öğrendiğim en önemli şeylerden biri hiçbir topluluğu bütünüyle suçlamamak gerektiğiydi. Savaşın sonuçlarını yalnızca siyasi aktörler üzerinden değil, bedelini ödeyen sıradan insanlar üzerinden de değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.

Sednaya ziyareti ise Suriye’de yaşanan hak ihlallerini ve kayıp kişiler meselesini düşünmem açısından ziyaretin en ağır bölümlerinden biriydi. Daha önce orada tutulmuş kişilerden ve yerel insanlardan anlatılar dinlemek, zorla kaybetme, tutukluluk ve ailelerin yıllarca yakınlarından haber alamaması gibi meselelerin toplumsal hafıza açısından ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Sednaya’nın yalnızca tek bir mekân olarak değil, Suriye’nin yakın tarihinde yaşanan çok daha geniş bir hak ihlalleri ve kayıplar meselesinin sembollerinden biri olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşündüm.

Akademik açıdan ziyaret, özellikle göç ve geri dönüş kavramlarına yaklaşımımı önemli ölçüde geliştirdi. Daha önce “geri dönüşü” çoğunlukla göç literatüründeki bir kavram olarak ele alırken Suriye’de bunun yalnızca sınırı yeniden geçmek anlamına gelmediğini gördüm. İnsanlar geri döndüklerinde konut, güvenlik, eğitim, ekonomik imkânlar, kayıp yakınlar, toplumsal ilişkiler ve savaşın bıraktığı psikolojik ve sosyal miras gibi çok sayıda meseleyle aynı anda karşı karşıya kalıyor. Dolayısıyla sürdürülebilir geri dönüşün yalnızca insanların ülkelerine dönmesiyle değil, yeniden güvenli ve onurlu bir hayat kurabilmeleriyle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Ziyaret bana aynı zamanda saha araştırmasının akademik çalışma açısından taşıdığı önemi gösterdi. Haberlerde “göç”, “savaş”, “geri dönüş”, “yerinden edilme” veya “yeniden yapılanma” olarak okuduğumuz kavramlarla bunları yaşayan insanların karşısında oturarak konuşmak arasında büyük bir fark var. Akademik çalışmalarımda bundan sonra istatistiklerin ve siyasi analizlerin yanında insanların gündelik hayatlarını, hafızalarını ve bireysel deneyimlerini daha fazla dikkate almam gerektiğini düşünüyorum.

Bütün bu ağır gözlemlere rağmen Suriye’den yalnızca yıkımı hatırlamak istemiyorum. Çünkü yıkılmış mahallelerde çocukların hâlâ oyun oynadığını, insanların yeniden dükkân açmaya çalıştığını, ailelerin evlerine döndüğünü ve toprağın arasından yeniden bitkilerin çıktığını da gördüm. Bütün kayıplara rağmen gündelik hayatın yeniden kurulmaya çalışılması, ziyaret boyunca benim için en güçlü umut kaynağı oldu.

Bu nedenle Suriye ziyareti benim için hem insani hem de akademik açıdan unutamayacağım bir deneyim oldu. Suriye’ye gitmeden önce bildiğimi düşündüğüm birçok meseleye artık daha ihtiyatlı, daha çok boyutlu ve insanı merkeze alan bir perspektiften yaklaşıyorum. Bir insanı neden göç ettiğini, neden geri döndüğünü veya neden dönemediğini bilmeden değerlendirmemenin önemini çok daha iyi anladım.

Suriye’de bütün yıkımın ve kayıpların arasında gördüğüm en güçlü şey, insanların yeniden hayat kurma iradesiydi. Umarım bir gün Suriye’yi insanların artık kayıplarını değil geleceklerini konuştuğu; çocukların geçim mücadelesinin bir parçası olmak yerine okullarına gittiği ve güven içerisinde oyun oynayabildiği çok daha güzel günlerde yeniden görme imkânımız olur. Çünkü bir ülkenin yeniden ayağa kalkması yalnızca binaların yeniden inşa edilmesi değil; insanların yeniden güvenebilmesi, birlikte yaşayabilmesi ve geleceğe dair umut kurabilmesidir.
Nisanur Dardan

 

Suriye’ye gitmeden önce zihnimde, toplumun genelinde de var olan belirli kalıp yargılar hâkimdi. İfade etmekten imtina etsem de burası benim için de “istenmeyen mültecilerin geldiği ülke" olarak kodlanmıştı. İnsanların topraklarını neden terk ettiğinin arka planını tam olarak kavrayamıyor, savaşın ne denli büyük bir varoluşsal tehdit olduğunu tahayyül edemiyordum. Güvensiz, tekinsiz bir yer olduğunu ve insanlarından da bu sebeple bir adım geride durulması gerektiğini düşünüyordum. Oraya gittiğimde beni sadece yıkık binaların, siren seslerinin, uyarıların ve stresli, öfkeli, tekinsiz insanların karşılayacağını sanıyordum. Oranın da misafirperver ve sıcak bir kültüre, köklü yaşanmışlıklara, insani bağlara sahip olduğunu göz ardı ediyormuşum.

 

Fakat sahaya adım attığımda tam tersi bir tabloyla karşılaştım. Yıkıntıların arasında bile yeniden bir yaşam kurmaya çalışan, hayata umutla bakan insanlar gördüm. Şehirde oldukça yoğun bir inşa çalışması vardı; insanlar sürekli bir yerden bir yere yapı malzemesi taşıyor, aralarında hiç beklemediğim kadar yüksek bir dayanışma ve iletişim diliyle hareket ediyorlardı. Bu görüntü, Suriye’ye dair algılarımı kıran ilk somut gözlemim oldu. İnsanlar çabalıyordu. Savaşın her türlü izine ve belirsizliğe rağmen bir ülkeye duyulan aidiyet ve yeniden başlama gayreti açıkça hissediliyordu.


Sınır Eşiği ve İlk Temas (Azez)

24 Ağustos gecesi saat 04.15’te Öncüpınar Sınır Kapısı’ndan geçtik. Gece karanlığında sağlı sollu mayınlı olduğunu bildiğimiz bir yolda yürümek, gümrük binasında hâlâ duran UNHCR savaş bilgilendirme panoları ve sınırda tedirgin bir şekilde işlemlerini halletmeye çalışan insanlar, savaş görmüş ve her anlamda tahribat almış bir ülkeye girdiğimizi ilk andan hissettirdi. Sınırı geçer geçmez kokular dahi değişti.

Azez’deki Hasene Vakfı evine varana kadar ve vardıktan sonra içimde yoğun bir tedirginlik vardı. Yüzler, sokaklar ve şehre dair görüntüler çok hızlı değişmişti. Sokağa girdiğimiz anda yabancı olduğumuz hemen fark ediliyordu. Eve girer girmez burnuma çarpan ağır baharat ve önceden sinmiş kızartma kokusu, odadaki yer sedirleri ve çarşaflar beni alıştığım konfordan epey uzaklaştırdı. Evde tuhaf bir ıssızlık ve tekinsizlik hissi hâkimdi; her an bir çatışma çıkabilirmiş, burada koşullar hep çok zor olacakmış ve hiç güvende olamayacakmışız gibi geldi. Ancak sabah gün ışığını görüp kahvaltıda humus, falafel ve zahterli sofrayla karşılaşınca o tedirginlik dağıldı. O kızartma ve baharat kokusunun bir sebebi varmış dedim; bu sayede oranın kültürüyle ilk sıcak ve sahici teması kurmuş oldum.

Azez’den güneye, Halep ve Şam hattına doğru ilerlerken savaşın mekân üzerinde bıraktığı izleri adım adım gördük:


Bombalarla harabeye dönmüş, moloz ve çöp yığınlarıyla dolu Sünni kasabalarının hemen bitişiğinde, neredeyse hiç hasar almamış Şii nüfuslu Nübül ve Zehra kasabalarını görmek, mezhepsel ayrımın ve rejimin hedef gözetme biçiminin yarattığı tahribatı çok net özetliyordu.


Beşar Esad’ın Halep’te toplu mezarların üzerine cami yaptırıp adını “Şehitler Camii" koyması, rejimin geçmişteki suçların ve toplumsal hafızanın üzerini nasıl örttüğünün açık bir kanıtıydı. Şam yolunda gördüğümüz yanmış tapu binası da devrim sonrasında halkın sahip olduğu mülkleri bir daha hukuken kanıtlayamaması için rejim askerleri tarafından bilinçli olarak yok edilmişti.

Yol boyunca uzanan zeytin ve fıstık ağaçları, buranın aslında ne kadar çeşitli ve verimli bir üretim hacmine sahip topraklar olduğunu hatırlatıyordu. Şehir girişlerinde uzun namlulu silahlarıyla duran askerler ve kontrol noktaları ise bir yandan güvende hissettirirken diğer yandan her an yeniden bir çatışma çıkabilir gerilimini canlı tutuyordu.

Hama bölgesinde caddeler diğer yerlere kıyasla belirgin şekilde daha genişti; bu da bölgenin yıkılan evlerin üzerine yeniden inşa edildiğini gösteriyordu. Halep Kalesi ve çevresindeki yollarda ise savaştan etkilenmiş yapıya rağmen çalışan esnaf, yol kenarındaki çöp yığınları ve trafik kuralları işlememesine rağmen bir şekilde akan düzen vardı; halk kaosun içinde kendi yaşam dilini kurmuştu.

 

Sahada savaşın tekil bir karşıtlıktan ibaret olmadığını; rejim, Özgür Suriye Ordusu, IŞİD, PKK ve yabancı milislerin oluşturduğu çok aktörlü bir çatışma düzeni olduğunu gördük. İnsanların vatanlarını savunmaya çalıştığını ancak bu çok başlı yapının büyük bir karmaşa yarattığını fark ettim. Örneğin Kabun bölgesi koca bir şehirken bir rejim askerinin ölümü bahane edilerek dümdüz edilmiş; Cobar yerle bir edilmişti. Ancak bu yıkımın altında adeta alternatif bir yaşam alanı kurulmuştu; binaların arasına açılan, içinde fırını ve berberi dahi olan tüneller halkın yeraltındaki direncini gösteriyordu. Benzer şekilde Yermük Filistin Kampı, iki asker bahane edilerek üç yıl boyunca rejim, IŞİD ve müttefiklerince kuşatılarak açlıkla yerle bir edilmişti.

Bu tablonun ardında yatan asıl neden ise 30 yıl baba, 30 yıl oğul Esad iktidarının bu halkın kendisine ait bir hayat inşa etmesine asla izin vermemiş olmasıydı. İnsanların göç yolunu seçmesi bir tercih değil, bu kurumsal baskı karşısında mecburiyetti. Bugün sahada Hasene Köyü gibi yapıların sunduğu ücretsiz rehabilitasyon ve altyapı hizmetleri çok kıymetli olsa da geri dönüş meselesi sanıldığı kadar kolay değil:

Savaştan önce “Arapların Çin’i" olarak anılan, Orta Doğu’nun en büyük sanayi bölgelerinden Şeyh Neccar Sanayi Bölgesi’ne ev sahipliği yapan bu üretken ülke toparlanmaya çalışıyor. Ancak barınma, iş, sağlık, din ve eğitim gibi temel ihtiyaçlar kalıcı olarak karşılanmadığı sürece Suriye’ye geri dönüşler oldukça zorlayıcı görünüyor. İstihdam ve üretim olmadan dönmek, insanları sadece yeniden muhtaçlık sarmalına sokacaktır.


Kurumsal Şiddetin Zirvesi: Sednaya ve Zindan Gerçeği

Şam’a vardığımızda ulaştığımız tanıklıklar, devletin insan bedenini nasıl mutlak bir şiddet ve tahakküm alanına çevirdiğini belgeledi. Neredeyse her şehirde cezaevi bulunmasına rağmen en büyüğü olan Sednaya Cezaevi anlatılanların merkezindeydi:

Havalandırma dışındaki her yeri mayınlı, karşısında kışlalar bulunan Sednaya’da mahkûmlar zifiri karanlık hücrelerde akıllarını yitirene kadar 9 ay ile 2 yıl arasında tutulmuş. Hücreler kapasitesinin çok üzerinde olduğu için insanlar ayakta durmak zorunda kalmış, sırayla uyumuş ve konuşmak yasaklanmış. Tüberküloz ve uyuz salgınları yayılmış, kelepçeleri çıkarılmadığı için etleri kurtlanan insanlar olmuş. Kışın en sert günlerinde dahi kıyafet giymeleri yasaklanarak bir deri bir kemik bırakılmışlar.

2008 öncesinde ahşap atölyelerinde çalıştırılan mahkûmların ayaklanmasından sonra atölyeler durdurulmuş; havalandırma saatleri kaldırılarak süreç doğrudan infaza vardırılmış. Boyun kırma, deriyi diri diri yüzme ve aç-susuz bırakıp elle boğarak idam etme yöntemleriyle on binden fazla insan katledilmiş. Cesetler birikince kokmasın diye tuzlanmış.

Mahkûmların hastaneye gitmek istememesinin sebebi, oraların tedavi yeri değil organların alındığı birer mezbaha gibi işlemesiydi. Kadın mahkûmlar cezaevinde sistematik tecavüze uğramış; hapse tek girip 2-3 çocukla çıkan kadınlar olmuş. Protez kolu veya bacağı olanların protezleri “burada artık ihtiyacın olmaz” denilerek zorla alınmış. Hapishaneden çıkabilenler ise kör olmuş; o yüzden erkenden ölmek bir lütuf gibi görülmüş. Cezaevi kapılarına asılan fotoğraflar hâlâ kayıplarını arayan ailelerle dolu.

Aileler yakınlarını “Cennet" ve “Cehennem" olarak ayrılan hücrelerde, yüzleri gözleri kapalı ve ağır işkence izleriyle sadece iki dakika görebilmek için devasa rüşvetler ödemek zorunda bırakılmış. Cezaevi idarecileri bu paralarla çuval dolusu altın sahibi olup Körfez ülkelerinde mülkler edinmiş. Rejim; “İdam mı olacaksın, diğer mahkûmları mı öldüreceksin, yoksa Esad için mi savaşacaksın?" dayatmasıyla aile içine dahi ajan sokan mutlak bir korku devleti kurmuş.

Dördüncü gün Şam’ın tarihi dokusuna geçtik. Süleymaniye Camii ve haziresinde yatan son Osmanlı Padişahı Sultan Vahdettin ile hanedan üyelerinin kabirleri, ölmeden önce mezarını yaptıran Mihriban Hanım’ın kabri, Hamidiye Çarşısı, Emevî Camii… Yüzyılların birikimi, yaşanan güncel vahşetle yan yana duruyordu.


Beşinci güne geldiğimde nasıl oldu bilmiyorum ama kendimi burada evimdeymiş gibi sahiplenilmiş hissettim. Neden bu kadar hızlı alıştım ve bağ kurdum, tarif etmem zor. Kaybettikleri insanları, savaşın ve zindanların travmasını, dünyada görüp görülebilecek en uç acıları yaşamış bu insanları görmek; ne hissedeceğimi bilemeden sadece tanık olmak içimde derin bir bağ oluşturdu.

Otobüste çalan devrim marşını dinlerken Suriyeli abilerden birinin yüzündeki ifadeyi unutamıyorum: “Cenne cenne cenne, cenne ya vatane…"(Cennet vatanım benim). O buruk ve gururlu bakışıyla son gece bize söyledikleri kulaklarımdan silinmiyor:


“Bizim için ‘Ülkeleri için savaşmadılar, kaçtılar’ diyorlar. Anlatın; savaştık, mücadele ettik ama çok şey kaybettik. Birkaç kişiye bile anlatsanız bizim için önemli."

Suriye’den döndüğüm andan beri içimde çok yoğun bir gördüklerimi, öğrendiklerimi haykırma arzusu taşıyorum: “Dünyada kan ağlayan, toz, yıkım ve harabe içinde yerler var; görün ve siz de şahitlik edin" demek istiyorum. Yaşananlar basit bir jeopolitik kriz ya da televizyondan izlenen bir savaştan ibaret değil; doğrudan bir halkın onuruna, hayatına ve inancına yapılmış ağır bir saldırıydı.

Kendi ülkemizde de yakın zamanda çok büyük felaketler yaşadık. Fakat her şeye rağmen dönüp sığınabileceğimiz, yeniden düzeleceğine inandığımız bir vatanımız var; bunun farkını ve önemini şimdi çok daha derinden anlıyorum. Yıkıntıların arasından umutla yeniden hayatını inşa eden o insanlara, zindanlarda çürütülen hayatları daha fazla anlatmak gerçeğin üstünü örtmemek, bu mücadeleyi dürüstçe anlatmak ve hakikate şahitlik etmek…”

Sena Akça

 

Suriye; 14 yıllık bir iç savaşı halkın kazandığı, yıkımlara, kayıplara, katliamlara rağmen toplumun ayakta kalabildiği ve kozmopolit yapısı ile her etnik kökenden, dinden ve mezhepten insanı barındıran bir ülke. Başkentte Sünnilerin ve Alevilerin, Müslümanların ve Hristiyanların bir arada yaşadığı bu ülkede savaş nedeniyle oluşan tedirginlik ve aynı zamanda tevekkül sokaklarda da kendini gösteriyor. Bir Filistin mahallesinde yaşayan yaşlı adam, çöp konteynerinin yeni geldiğini söylüyor. Devletin insanları öldürdüğü bir ülkede mahallelerde çöp toplanmamasına şaşırmak garip olur. Ancak Arapların pis olduğu önyargısı ile gittiğim ülkede yerdeki çöp yığınlarını gördüğümde bu söz tokat etkisi yaratıyor. Bir devletin yapabileceği en ufak hizmetin bile yansımasını göremediğimiz bir ülkenin var olabileceğini ve hatta bu kadar yakınımızda durduğunu düşünemiyordum.

Camilerde, çarşılarda, gittiğimiz lokantalarda gördüğümüz çocuklar ve yetişkinler dışarıdan bir gözle bakıldığında hayatlarına devam ediyor. Bayramlar kutlanıyor, düğünler yapılıyor. Oysa evlerde bir yatak, yemek masasında bir sandalye, okullarda bir sıra boş kalıyor. İnsan boşluğa nasıl alışır? Suriye; boşluğun acıyla, hasretle ve gözyaşıyla dolduğu bir ülke. Neden kayıplar arttıkça acıya duyarsızlaştığımız algısına kapıldık? Bir parmağımız kesilirse canımız acır da ikisi kesilirse acımaz mı?

Küçükken masallarda okuduğumuz kötü karakterleri hatırlıyorum. Büyüdükçe kötülüğün sıradanlığına alıştık. Siyasette yapılan yanlışlar, televizyonlarda görülen haberler, çevremizden gelen dedikodular, cinayetler, hırsızlıklar… Kötü insanlar hep vardı, hep de var olacaklar. Ancak ölüm kokusunun yıkılmış evlere sindiği bir ülkede hissedilen iğrençlik ve korku, kötü insandan bile daha korkunç bir sıfatın varlığını gösterdi: Zalimlik. Kötülük ahlaki olarak değişkendir; niyete göre bir insan kötü veya iyi olabilir. Bir insanın zalimleşebilmesi için ise merhametsizlik, acı ve çaresizlik gerekir. Tıpkı bir hayvanın içgüdüsü gibidir. İnsan bir kez acımasız olursa o kan kokusunun bağımlısı olur. İşte Suriye’de de tam olarak bu oldu. Kan Sednaya’nın duvarlarına, Suriye’de yaşanan zulüm ise insanlık tarihine çıkmayacak bir leke bıraktı.

Suriye pek çok açıdan geri kalmış bir ülke: Ekonomik veya toplumsal hayatta, eğitimde, hukukta, cinsiyet eşitliğinde… Peki bu durum onların insanlıktan da geri kaldığına mı delalet eder? Roma’da evladını kaybeden bir anne, Safevilerde babasını kaybeden bir evlat, Türkiye’de torununu kaybeden bir dede… Acı, çağına göre mi yoksa toprağına göre mi değişir? Bir insana üzülmek için bir benzerlik gerekmez. İnsan, başkasına merhamet duyabildiği ölçüde insandır. Diğer türlüsü ise ancak gelişmiş bir hayvandır.

Suriye bana ucuz ürünler, lezzetli yemekler, kültürel ve akademik gelişimler kazandırdı. Sedefli kutular, antika takılar, eski paralar ve yeni anılar, fotoğraflar, insanlar kattı… Ancak eskiyecek, kırılacak veya unutulacak geçici şeylerin önemi yok. Suriye bana cevaptan ziyade soru sormayı öğretti. Empati duymadan da merhamet duyabilmeyi, aynı dili konuşmadan da aynı duyguyu paylaşabilmeyi öğretti. İnsanın insan olduğu, canlının can olduğu için şefkat gösterebilmeyi öğretti.

Şeyma Burul

 

Yaklaşık 14 sene yurt dışında yaşamış ve liseyi bitirdikten sonra Türkiye’ye dönüş yapmış birisi olarak, gurbeti yaşayan herkesin ülkesine geri dönme isteğini anlayabiliyordum. Ancak Suriyelilerin özgürlüklerine kavuştuktan sonra tekrardan anavatanlarına dönme istekleri kafamda bir şekilde oturmuyordu. Evet, uzun bir iç çatışma sonrası Esed rejimini ve destekçilerini devirebilmişlerdi ama ülke her an karışabilirdi. Suriye’ye gitmeden önce, devlet yapısı oturmuş, büyük ölçüde ne yaşayacağınızı tahmin ettiğiniz bir ülkeye eğitim almak veya çalışmak için dönüş yapmakla; 50 sene diktatör bir rejime maruz kalmış, son 14 sene içinde de kendi hükümeti tarafından özgürlük taleplerini bastırmak için hedef alınan bir toplumun geri dönüşünün aynı şekilde olmayacağını tahmin edebiliyordum. Sosyal medyada lanse edilen Suriye ve Suriyeli algısı bende olumlu ve olumsuz bazı ön kabuller oluşturmuştu. Lakin sınır kapısını geçtikten sonra gördüklerim bende çok büyük bir şaşkınlık ve hayranlık uyandırdı. Devrim sonrası başa gelen hükümetin kimseyi etnik, dinî ve kültürel açıdan ayrıştırmayıp mümkün mertebe sahiplenmeye çalışması sonucunda insanlarda oluşan yeniden ayağa kalkma çabası, ilk dikkatimi çeken konulardan birisi oldu. Başta sinmiş ve içine kapanmış bir toplum bekliyordum. Sınır kapısına yakın bölgelerde yıkık dökük evlerde ve çadırlarda yaşamaya çalışan insanların içinde bulunduğu durum beni çok sarsmış olsa da ilk gün Halep’in şehir merkezindeki trafiği ve kalabalığı gördükten sonra insanların hayata tutunmuş olduğunu görmek beni çok mutlu etti. Türk sivil toplum kuruluşlarının Suriye’deki faaliyetlerinde yerel halkı istihdam etmesi bence çok kıymetli. Ziyaret ettiğimiz kurumlarda Mevlid Kandili sebebiyle tatil olması nedeniyle o personelle tanışabilme fırsatımız olmasa da bunu işitmek bile şahsım adına çok kıymetliydi.

Gerek Halep’te gerekse de Şam’a doğru giderken güzergâh üzerindeki diğer yerleşim bölgelerindeki yıkımın mahalleden mahalleye değişiyor olması, hatta bazı mahallelerde kaldırım taşına dahi zarar gelmemiş olması çok dikkat çekiciydi. Bu ağır yıkıma rağmen insanların yaşadıkları ülkelerdeki işlerini ve okullarını bırakıp sadece yıkılan evlerini tamir etmek için ülkelerine dönüş yapması, bana inanılması güç bir imanı ve yeniden ayağa kalkma uğraşının ne denli yüce bir şey olduğunu gösterdi. Toplumun duyarlılığını anlama noktasında da Humus’un girişindeki duvarlara yapılan sokak resimleri arasında iki tanesi özellikle dikkatimi çekti. Birinde Suriye haritasının üstünde çizilmiş özgür Filistin haritası, diğerinde de ülkemizdeki 6 Şubat depremiyle alakalı yapılmış bir çizim vardı. Birkaç gün o insanların yaşadıklarına tanık olmak bile bizi sarsmışken, buna sürekli maruz kalmış bir toplumun aynı zamanda diğer milletlerin acısına da kendilerini ortak etmesi çok güçlü ve tarif edilmesi imkânsız bir iradeyi temsil ediyor. Bunu sadece Türkiye’nin onlara kucak açması veya Filistin’in bugün topyekûn saldırı altında olmasına karşı geliştirilen bir hassasiyet olarak okumamak gerekir diye düşünüyorum. Oradaki halkın göstermiş olduğu bu irade aslında umudun ete kemiğe bürünmüş hâli gibiydi. İnsanların Türkiye’ye olan düşüncelerini anlama noktasında yine Humus’ta, Halid bin Velid Camii’nin çıkışında bir mısırcıyla hasbihâl etmek çok faydalı oldu. Kendisi dört sene kadar İstanbul’da yaşamış ve kaçak olduğu tespit edildiği için 2024 yılında tekrar Suriye’ye dönmüş. Elinde imkânı olsa tekrardan dönmek isteyeceğini belirtti.

Devamında Şam’a vardığımızda bizi çok farklı şeylerin beklediğine emindim. Sednaya Hapishanesi’ne gittiğimizde ilk başta, acaba yerleşkede başka bir yer var mı diye düşündüm. Sosyal medyada gördüğümüz ve bize anlatılan vahşetin orada yaşandığına inanmamıştım başta. İçeriye ilk adımı attıktan sonra ise neyle karşı karşıya kaldığımı idrak edemedim. Her bir adımda birilerinin maruz kaldığı işkence canlandı kafamın içinde. Burayı tarif etmek için “dünyadaki cehennem” ifadesinden daha uygun bir tanımlama gelmiyor aklıma. Dünyada gerçekten cehennem yaşanmış ve bizim bundan rejim yıkılana kadar haberimiz dahi olmadı. Üstelik bazı yorumlarda Suriyelilerin neden ülkeleri için savaşmadığını söyleyenler vardı o dönemde. Sonrasında savaşta ağır hasar almış mahalleleri ziyaret ettiğimizde, o enkazlardan bulduğumuz eşyalar oradaki hayatın nasıl zalimce yok edildiğini gösterdi bizlere. Kabun Mahallesi’nin adeta dümdüz edilmesinin nedeninin, Esed komutanı bir generalin oğlunun muhalifler tarafından öldürülmesinin ardından sinirlenmesi olması ise aslında birilerinin ağzından çıkan bir sözün insan hayatında ne kadar belirleyici olduğunu göstermekte. Yermük Mahallesi’nde yıkılan bir binanın altındaki dükkânın hâlâ o enkaza rağmen çalışıyor olması da yine yıkım ve yaşamın ne kadar iç içe olduğunu gösteren bir kareydi. Muhtemelen o dükkânın sahibi savaş boyunca da dükkânını açık tutmaya çalışıyordu.

Tüm bu enkazın yanında Şam’ın bir de kültürel ve tarihî yüzünü gezebilmek de çok ayrıcalıklı bir fırsattı. Süleymaniye Külliyesi, Hicaz Demiryolu İstasyonu, Hamidiye Çarşısı, Azem Sarayı ve Emevî Camii, önceki süreçte savaş bölgelerinde yaşadığımız mental çöküşü bir nebze de olsa toparlamamda çok etkili oldu. Şehrin bu noktalarındaki kalabalık bana İstanbul’daymışım gibi hissettirdi. Bilhassa Hamidiye Çarşısı’ndaki o yoğun insan trafiğinin Kapalıçarşı’dan hiçbir farkı yoktu.

Tüm bu süreçte Suriye’de edindiğim bu tecrübe aslında bende insan hayatının ne kadar sıra dışı olduğuyla alakalı bazı yeni ufuklar açtı. Kendi beğenmediğimiz hayatlar, o insanlar için ulaşılamaz bir hedef gibi görülmekte çoğu zaman. Buna rağmen içlerine kapanmayıp bir şekilde yeniden ülkelerini ayağa kaldırmak için göğüsledikleri sorumluluklar ve besledikleri umut bende de yeni bir sorumluluk bilinci uyandırdı. Nitekim bu gezide umudun aslında insanın en büyük hayata tutunma sebebi olduğunu deneyimledim ve ümitsizliğe kapılmanın aslında dünyada bir insanın kendisine yapabileceği en büyük kötülüklerden birisi olduğunu anladım. Muhtemelen bugün Gazze’de de üstüne bomba düşmeyen her gün, bir Gazzeli için yeniden hayata başlamak adına bir umut olarak yetiyor. Bu noktada, başta Suriye halkı olmak üzere umudunu diri tutmaya gayret eden herkesin tekrardan ayağa kalkabilmesi için bizlerin de onlara el uzatması gerektiği kanaatindeyim.”                                                                         

Vuslat Aydın

 

Ben biraz da sosyal medya etkisiyle kendini daha çok düzeltmiş bir Suriye bekliyordum ama özellikle Sednaya’ya gittiğimiz gün ve diğer günlerde genelde şehir çeperlerinde durumun vahametini çok daha iyi anladım. Her insanın fırsatı varsa yerelden aldığı hikayeleri dinlemeleri tecrübelerinden faydalanmaları lazım. Suriye toplumu bize göre daha ataerkil ve muhafazakâr olmasının yanı sıra büyük ölçüde bizimkine çok yakındı. Tarihi oldukça etkileyici, akademik olarak doğrudan bir bağ şimdilik kuramasam da dünya görüşü olarak çokça şey değiştirdiğini ve yeniden kurulan bir ülkeye tanıklık etmemizin çok kıymetli bir tecrübe olduğunu belirtmek isterim.”

Yakup Metehan Arduç

 

Suriye programı, bir süredir akademik olarak üzerine düşündüğüm çoğu kavramı ve olguyu yeniden ele almama ve farklı bir perspektiften incelememe yardımcı oldu. Bu kısa ama verimli ziyaret, göç alanında çalışmalar yapan her araştırmacının deneyimlemesi gereken bir ziyaret. Programda takip ettiğimiz rota çok güzeldi, özellikle Halep’te geçirdiğimiz süreler çok verimliydi. Bu programı özel yapan şeyin özellikle enkaz bölgelerini ve Sednaya hapishanesini görmemiz olduğunu düşünüyorum. Sednaya’da geçirdiğim her saniye, orayı görebildiğim için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Bana verilen bu şansı nasıl en verimli değerlendirebilirim diye kendime sorup durdum. Bu imkanların bana ve arkadaşlarıma sağlanmış olması beni çok onurlandırdı, içimde kocaman bir minnet duygusu uyandırdı. Suriye’yi gözlemleyebilmek, bu güzel insanlarla tanışabilmek ve insanların yeniden doğuş süreçlerine kısacık da olsa şahitlik edebilmenin, benim göç çalışmaları yolculuğumda unutulmaz bir parça olduğunu düşünüyorum. Emeği geçen herkese içten teşekkürlerimi iletiyorum.”

Yasemin Sena Yıldız

Özellikle Halep ve Şam’da daha inşa edilmiş bir şehirle karşılaşmayı bekliyordum ancak yüzleştiğimiz manzara hiç beklediğim gibi değildi, vinçler ve yeni inşaatlar yoktu. Buradan anladım ki binalardan önce inşa edilmesi gereken başka şeyler var. Geri dönüşün medyada lanse edildiği gibi kolay olmadığı apaçık önümüze serildi. Sednaya’yı her şeyin taptaze olduğu bir şekilde görebilmek hepimizi duygusal olarak çok etkiledi. Okumak ve görmek arasındaki farkı anladık. Güzel deneyimlerden bahsetmek gerekirse yerel halk inanılmaz misafirperverdi, yemekler harikaydı, Halep kalesi beklemediğim kadar devasaydı, gezi boyunca yalnız Hamidiye çarşısında yerel halkla iletişime geçebildim bu yüzden çok kıymetliydi, son olarak Emevî camii hayatımda gördüğüm en etkileyici yerlerden biriydi. Umarım en kısa sürede Suriye kendini toparlar ve halkı kendi evlerinde yaşamlarını gönüllerince geçirebilirler. Geri dönüşlerden daha zor olan bir şey var ise o da başka bir ülkede doğan, ebeveynleri ülkelerine geri dönerken kendisi hayatında ilk kez göç eden çocukların yaşadıkları.

Zeki Demir

Suriye’ye kendimi hem zihnen hem de bedenen yorulacağımı düşünerek hazırlamıştım aslında. Bölgesine göre hem bir karmaşanın hem de bir düzenin olduğunu beklemiştim. Arada büyük bir makas olur diye düşünüyordum. Kendimi mental olarak hazırlamama rağmen tüm beklentilerimi aşan bir geziydi. Yıkıntı dediğim yerlerde insanların yaşaması, kendimi hazırlayabileceğim bir şey değilmiş. Yıkılmış mahalleler, görmeyi beklediğim şeylerdi ama kara tahtada yarım kalan yazılar gibi detayları ve onların bu kadar derinden etkileyeceğini düşünememişim. Birçok yönden etkileyici bir geziydi. Yalnızca savaşın etkilerini değil siyasi iklimin günlük hayata yansımasını da gözlemledim. Toplumsal koşullar bir yere kadar beklediğim gibiydi ama insanların düşünce yapısı, en azından gündelik hayatta görebildiklerim, oldukça şaşırtıcıydı. Kültürel olarak daha yakın olduğumuzu düşünerek gitmiştim ama ayrıştığımız çok fazla şey olduğunu gördüm. Bunlar orada bulunmadan tarafsız olarak görebileceğim şeyler değildi o yüzden gidip yerinde görme, deneyimleme imkânım olduğu için memnunum. Gezi programı oldukça yoğundu ancak verimliydi. Yorucuydu belki ama daha da yorulmaya razıydım şahsen. Yorulduğumuza değen, ufkumuzu açan, öğretici bir deneyim olduğunu düşünüyorum. Göç Araştırmaları Vakfı’na bu değerli fırsatı sağladığı için çok teşekkür ederim. Misafirperverliği için de HASENE Vakfı’na teşekkür ederiz.

Zeynep Asel Gündoğdu