Prof. Dr. Ayhan Kaya ile Röportaj

27 Aralık 2019, Cuma
-

Türkiye’de diaspora ve göç çalışmalarıyla tanınan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayhan Kaya ile diaspora kavramı ve Türkiye’nin diaspora politikası üzerine bir röportaj gerçekleştirdik, iyi okumalar.

Röportajı Yapan: Oğuz Kaan Çetindağ, Araştırmacı-Türkiye Diaspora Araştırmaları Merkezi (TÜDAM)

 

  1. Hocam müsaade ederseniz öncelikle diaspora kavramı ile başlamak istiyorum. Diaspora son zamanlarda birçok sosyal bilim disiplinin konusu hâline gelmiş ve gündelik siyasette kendine çokça yer bulmaya başlamıştır. Kısaca diasporayı tanımlayabilir misiniz?

Diaspora kavramı özellikle geçtiğimiz 20-30 yıl içerisinde uluslararası göç bağlamında kullanılan bir kavram hâline geldi. Tabii kavram daha çok Ermeni diasporası, Yahudi diasporası ve Süryani diasporası gibi geçmişteki zorunlu kitlesel göçleri ifade etmek için kullanılırken, çoğunlukla farklı grupların o ya da bu nedenle vatanlarından edilmiş olmaları anlamına gelmekteydi. Türkiye’de de hepimizin bildiği diaspora kavramı zaman zaman negatif birtakım çağrışımları olan bir kavram olarak görülür. Hâlbuki Eski Yunanca bir kavram olan diaspora kavramı, kelime anlamı itibariyle bir yerden birden fazla yere dağılmışlık anlamına geliyor. Dolayısıyla diasporanın olması için bir grup insan topluluğunun anavatanın uzağında, birden fazla yere savrulmuş bulunması gerekiyor. Bu açıdan bakıldığı zaman literatürde modern diasporalar ve geleneksel diasporalar kavramlarını görüyoruz. Bu kavramlaştırmaları yapan belli birtakım isimler var. William Safran, Robin Cohen, Khachig Tötölyan ve Steven Vertovec bu açıdan önemli isimler. Benim de çalışmalarım var Türkiye diasporası ve Çerkes diasporasına ilişkin ve bu kavram hâlâ kullanılmaya devam ediyor. Modern ve geleneksel diasporalardaki asıl ayrım, benim görebildiğim kadarıyla geleneksel diasporalarda hâlâ bir geri dönüş mitinin/söylencesinin canlı tutuluyor olması ve bu grupların tamamıyla siyasal nedenlerle vatanlarını bırakmak zorunda kalmış olmaları yatıyor. Modern diasporaları için ise görebildiğimiz kadarıyla, Avrupa’daki Türk diasporası gibi, dünyadaki Çin diasporası gibi birtakım işçi diasporaları olabilir örnek olarak gösterilebilir. Hatta, 19. yüzyılın sonunda köleliğin bitmesi ile birlikte ortaya çıkan indentured labour (sözleşmeli işçi) toplulukları modern diaspora olarak düşünülebilir. Hindistan’da yaşanan sanayisizleşme sürecinde işsiz kalan kitlelerin Batılı devletlerin sömürgelerinde köleliğin ortadan kalkmasıyla beliren ucuz işgücü açığını kapatmak için kitlesel bir göç tecrübesiyle dünyanın pek çok yerine dağıldıklarını/savrulduklarını hatırlayalım. Kısacası, modern diasporaları, kapitalizmin ve endüstrileşmenin bir sonucu olarak ortaya çıkan gruplar olarak tanımlayabiliriz. Geleneksel diasporaları ise kapitalizm öncesi birtakım dinamikler nedeniyle yer değiştirmek zorunda bırakılan insan toplulukları olarak tanımlayabiliriz.

  1. Türkiye’de diaspora denilince genellikle insanların zihninde olumsuz çağrışımlar oluşuyor. Aynı zamanda kavram, genellikle dar anlamıyla yani sadece Ermeni ve Yahudileri referans alarak anlaşılıyor. Hatta akademi çevrelerinde bile diaspora kelimesini kullanmaktan imtina edenler var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Ben bunu biraz bilimsellikten uzak bir tür muhafazakâr tutum olarak görüyorum. Realitenin reddi olarak görüyorum biraz da orada politik birtakım hesapların yattığını düşünmek gerekiyor. Hâlbuki bir olgudan bahsediyoruz ve William Safran’ın çok iyi ifade ettiği üzere bu dünyada anavatanından uzakta yaşayan bir takım insan toplulukları var. İster politik nedenlerle olsun ister dinî nedenlerle olsun ve hatta ekonomik nedenlerle olsun anavatanlarından uzakta yaşadıkları yerlerde farklı bir takım kimliklenme süreçleri tecrübe ediyorlar. Mesela ABD’ye baktığınız zaman bugün kamusal alanda dinin çok önemli bir yer edinmiş durumda olması, dinin ABD toplumunda Evanjelik olsun veya olmasın bu kadar yer edinmiş olmasının nedeni, benim görebildiğim kadarıyla ABD toplumun farklı diasporik gruplardan oluşan bir topluluk olmasıdır. Biz göç çalışmalarında şunu çok iyi biliyoruz ki, insanlar göç ettikten sonra yeni bulundukları mekânda kendi vatanlarını yeniden üretme arayışına giriyorlar. Anavatanda bıraktıkları mahallelerin benzerini yeniden üretmeye, oradaki komşuluk biçimlerini yeniden üretmeye, anavatandan getirdikleri dini, kültürü ve gelenekleri mümkün olduğunca değişmeden dönüşmeden korumaya çalışma gibi birtakım eğilimler içine girdiklerini görüyoruz. Çünkü içine girmeye çalıştıkları toplum, mesela ABD örneğinde WASP (Beyaz Anglo-Sakson Prostestan) kimliğinin çok egemen olduğunu düşünürsek, WASP kimliğinin bir parçası değilseniz kamusal alandan dışlanma eğilimi ile karşı karşıya kalıyorsunuz ve burada ontolojik olarak var olabilmek için sahip olduğunuz ne varsa onlara sıkı sıkıya sarılarak bunun üstesinden gelmeye çalışıyorsunuz. Genellikle de diasporada, anavatandan uzakta sarılmak durumunda hissettiğimiz unsurların başında din geliyor, çünkü dinî inanç tamamıyla size ait olan bir şeydir ve kimsenin sizden onu söküp alması mümkün değildir. Kamusal alanda belki “mış” gibi yapabilirsiniz ve eğer o dine mensup olmak sizi sosyoekonomik anlamda aşağılarda bir yere yerleştiriyorsa bir şekilde başka bir şeye mensup olduğunuz izlenimi verebilirsiniz, ama bu durum özel alanda dini daha yoğun bir şekilde yaşamanızı engellemez. Dolayısıyla ABD toplumuna baktığımız zaman dinin kamusal alanda bu kadar önemli olmasının nedenleri çok fazla diasporik grupların bu ülkede yaşıyor olmasıdır. İsveçlilerden tutun da neredeyse ABD toplumunun yüzde kırkını teşkil eden Alman kökenli insanlara varıncaya kadar din hayatlarında çok önemli bir yer ediniyor. Eğer diaspora çalışmaları size içinde bulunduğunuz toplum hakkında, modernite hakkında çok derin analizler yapma şansı tanıyorsa neden bu imkânı kullanmaktan imtina edelim. Bunu bir metodoloji olarak, yöntem olarak bir perspektif olarak kullanmakta hiçbir sakınca yok, eğer ki sakınca olarak görüyorsanız sizin saklamak, gizlemek ve üstünü örtmek istediğiniz başka şeyler olmalı ki orada kendinize ket vuruyorsunuz. Ben bir sosyal bilimci olarak bu ketlerden mümkün olduğunca uzak durmaya, bilimin görülmeyeni anlatan bir potansiyele sahip olduğunu düşündüğüm için diaspora kavramını kullanıyorum. Hatta bazı sosyal bilimcilere göre, diaspora ve ulusaşırı alan kavramlarını birlikte kullanmamalıyız. Ama ben burada her ikisini de yeri geldiğinde birlikte kullanmada bir beis görmüyorum. Pekâlâ iki kavram da bana farklı realiteleri açıklama gücüne sahip kavramlar olarak veya bir göçmen topluluğunun farklı yüzlerini açıklayabilen kavramlar olarak görünüyor.

Sözünü ettiğiniz muhafazakârlık aslında dinsellikten ziyade bir dünya görüşü ile alakalı herhâlde?

Evet. Buradaki muhafazakârlık içinde bulunduğunuz statükoyu koruyan, ondan medet uman bir anlayış aslında. Bilimsellikte buna yer yoktur. Kendi çalışmalarımda mesela 2000’li yıllarda Çerkes diasporası çalışması yaptığımda aynı müdahalelerle karşılaştım. Diaspora kavramı yeknesak bir kavram değil. Diaspora dediğimiz şey bir sosyal yapı olarak karşımıza çıkabilir. Hiç değişmeden tözsel bir şekilde varlığını sürdüren bir yapı olarak karşımıza çıkabilir. Zaman zaman buna Müslüman diasporası diyebiliriz değişmeden kalan bir yapı, bazen Çerkeslerde Yahudilerde, Ermenilerde, Süryanilerde böyle bir yapı olabilir. Diaspora olgusunu sembolik olarak yaşatanları, kültürel olarak yaşatanları, politik olarak kendine çıkar sağladığı için yaşatanları da görüyoruz. Steven Vertovec mesela diasporayı farklı şekillerde tezahür eden bir olgu olarak bize anlatır. Bir toplumsal ve kültürel kategori olarak diaspora kavramını anlatır. Sözgelimi diyelim ki Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenli bir gençsiniz ve rap yapıyorsunuz, küresel kültürün size sunduğu gençlik kültür formu olan rap ve hip-hop’u ve grafitti’yi hayata geçiriyorsunuz. Bu durumda, orijini itibariyle ilk kez Bronx’da yaşayan göçmen grupları arasında ortaya çıkan bir gençlik kültürü olan hip-hop kültürünün yapısı gereği, ister istemez sahip olduğunuz kültürel bagaj neyse onun size sunduğu imkânları da kullanmak durumundasınız. Cartel’in rapinde Küba esintileri vardı, Bronx-Harlem esintileri vardı, müzikalite anlamında East Coast Rap dediğimiz Los Angeles rapinin unsurları vardı. Ama Cartel’in rapinde aynı zamanda Anadolu Halk Edebiyatı vardı, arabesk vardı. Islamic Force üyesi olan Killa Hakan’da -ki kendisi şimdi tek başına solo rap yapıyor- halk edebiyatı, Alevilik temaları vardır. Bu açıdan bakıldığında verdiğim rap örneğinde aslında diasporik kimliğin kültürel bir formu ile karşılaşıyorsunuz. Başka bir yerde diyelim Rufailiği yaşayan bir kişinin diasporik kimliğinde diasporayı İslami toplumsal bir kategori olarak yaşadığını görüyorsunuz ya da Türkiye’deki birtakım bağlantılarını kullanmak suretiyle Almanya’da siyaset yapmaya çalışan bazı siyasetçilerde diasporik kimliği siyasal bir kategori olarak görebiliyorsunuz. Dolayısıyla diasporanın çok farklı eksenleri, çok farklı izdüşümleri olabilir. Bu kavramı yeknesak bir şey olarak görmemek gerekiyor. Diaspora kavramının kültürel, sosyal, politik, iktisadi tarafları var.

  1. Türkiye’de göç üzerine akademide ve araştırma merkezlerinde çok fazla çalışma yapılıyor. Aynı şeyi göçün doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan diaspora çalışmaları için ne yazık ki söyleyemiyoruz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunun nedeni bence pek çok şeyde olduğu gibi kendi yazınsal literatürümüzü, yazınsal tarihimizi veya tarihsel anlamda bu ülkeden çıkan neyse onları göz ardı ediyor olmamız. Hâlbuki diaspora konusunda Türkiye’de de ciddi bir literatür vardır, fakat bizler hayatın her alanında ne yaşıyor isek adeta ilk kez yaşıyormuş gibi bir hisse kapılıyoruz. Bu biraz da günümüz insanının trajedisi. Artık eskisi gibi metin okumuyoruz, çocuklarımız görsel nitelikli öğrenme tekniklerini benimsiyorlar. Eskiden okuduğumuz şeyi beynimize kaydederdik, daha sonra bu kaydı kendimizce çözüp anlamlar çıkarırdık, beynimizin ve aklımızın müsaade ettiği ölçüde tercüme ederdik. Ancak şimdi okuduğumuz şey ne ise, onu beynimize kaydetmek yerine bilgisayarımızın hard diskine kaydediyoruz. Dolayısıyla bireyin düşünme pratiği değişiyor ve ister istemez akademisyenlerin de entelektüellerin de sosyal bilimcilerin de düşünme pratiği değişiyor ve geçmişte öğrendiklerimizi unutuyoruz ki, yeni şeyler öğrenebilelim. Hâlbuki sosyal bilimcilerin bu sığlıktan kurtulup tarihselci perspektifi unutmadan, daha önce yazılan çizilen teorik metinler üzerinden hareket edip var olanın üzerine yeni birtakım şeyler ekleyerek devam etmeleri gerekiyor. Biraz bu konuda eksiklerimiz var diye düşünüyorum. Bu durum dünyanın her yerinde yaşanıyor, yani sadece bize özgü bir durum değil. Dolayısıyla bugün öyle bir şey yaşanıyor ki, insanlar birtakım çalışmalar yapıyor sanki onu ilk defa kendisi bulmuş gibi bir eda içerisinde. Hâlbuki, o yazılanların da içerecek şekilde yazılmış olma ihtimalleri oldukça yüksektir.

Diaspora kavramı da böyle herhâlde, ben bugün özellikle Suriyeliler bağlamında, zaman zaman meslektaşlarımın yeni yeni birtakım talepleriyle karşı karşıya kalıyorum. Geçmişte Avrupa’daki Türk diasporası çalışmalarımdan yola çıkarak, bugün Türkiye’deki Suriye diasporaları üzerine bir şeyler üretmemi istemeye başladılar. Ben de şimdi geçmişte çalıştığım diaspora, milliyetçilik, tözsellik gibi teorik çerçeveleri olan kavramları yeniden raflarından çıkarıp, temizleyip biraz o çerçeveler içinden yaşadığımız günün gerçeklerine bakmaya çalışıyorum. Suriyeliler konusuna bu açılardan yeniden bakmaya başladığım zaman Fatih’teki, Esenyurt’taki, Bursa Çarşamba’daki veya Şanlıurfa’nın merkezindeki diasporik oluşumları görebiliyorum. Diasporanın Suriyeliler özelinde yer yer kendi içine kapalı bir toplumsal kategori şeklinde yaşanıyor olması bana şunu anlatıyor. Bu tür diasporik oluşumlara giden insanlar kendilerini çoğunluk toplumu tarafından sosyoekonomik, kültürel ve politik olarak dışlanmış hissediyor olmalılar ki, anavatandan getirdikleri değerlerine, inançlarına, yaşam pratiklerine ve dillerine sıkı sıkıya sarılarak bu yabancılaşmanın önüne geçmeye çalışıyorlar. Diasporayı ben böyle okuyorum. Diasporanın sosyoekonomik ve politik olarak tecrübe edilen dışlanma biçimlerinin bir dışavurumu olarak okunması gerektiğini düşünüyorum. Bu açıdan bana çok fazla bir malzeme sunan bir kavram diaspora kavramı. 

  1. Yurt dışında sayıları 6,5 milyonu aşan bir Türk nüfusundan bahsediyoruz. Dünyadaki diaspora nüfusu açısından bakacak olursak Türkiye üst sıralarda yer alıyor. Türk diasporasının bugün dünyadaki yerini nasıl görüyorsunuz?

Burada sadece Türk kökenli insanları değil o ya da bu şekilde Anadolu topraklarından kimler gitmişse bu ülkeyi hâlâ toprakları, anavatanları olarak gören fırsat verildiğinde bu ülke için kendilerini hâlâ feda edebilecek, varsıllıklarından vazgeçebilecek yüzbinlerce insanın var olduğunu da hâlâ görebiliyoruz. 2000’li yılların başlarında Avrupa Birliği entegrasyon süreci çok başarılı bir şekilde ilerlerken Süryani diasporasının bu ülkeye yeniden önemli katkılar sunabileceğini, bizler alan çalışmalarımız sırasında hem Türkiye’de hem de yaşadıkları İsveç gibi ülkelerde gördük. O dönemde yaşanan demokratikleşme süreçleriyle birlikte doğdukları yerler olan Mardin gibi kenetlerimize geldiler, evlerini yeniden inşa ettiler. Geçmişte yaşananları unutup yeniden bir hayat kurmaya çalıştılar. Özellikle de her türlü göçmen grubunda yaşlı kuşakların daima köylerine dönme niyetinde olduklarını biliyoruz. 70’li ve 80’li yıllarda bu ülkeyi terk etmek zorunda kalan ya da aynı şekilde 6-7 Eylül 1955 olayları sırasında bu ülkeyi terk eden Gökçeadalı ve Bozcaadalı Rumların da belli bir yaştan sonra yeniden bu ülkeye gelmek, doğdukları yerlere dönmek ve oralara yatırım yapmak için canla başla çalıştıklarını biliyoruz. Bu tür örnekleri de gördük ama sonra tekrar bir yabancılaşma süreci, ayrışma sürecine tanık olmaya başladık maalesef.

Dolayısıyla ben Türkiye’deki Türk olsun olmasın bütün toplulukların müsaade edildiğinde, olanak verildiğinde ellerinden gelen bütün katkıyı sunabildiklerine tanık olmuş bir sosyal bilimci olarak görüşümü bildirmek istiyorum. Bugün Türkiye’de de YTB veya Yunus Emre Enstitüsü olsun başka birtakım bakanlıklar olsun Türkiye dışındaki insanlara baktıkları zaman, kökü bu topraklardan olan herkese etnisite, din, dil, sınıf ve cinsiyet ayrımı yapmaksızın aynı perspektifle aynı yakınlıkla bakmaları gerekiyor. O şekilde bakıldığı zaman yurtdışındaki potansiyelin çok daha etkin bir şekilde kullanabileceğini düşünüyorum ve bu insanların da buna yakın olduklarını biliyorum, görüyorum. Yeter ki, ideolojik ayrışımlardan, siyasal ayrışımlardan, dinî ayrışımlardan uzak durarak, bu coğrafyaya kadim toprağımız Anadolu coğrafyası olarak bakmak gerekiyor. Bu insanların bu coğrafyaya hâlâ sıkı sıkıya bağlı olduklarını görmek ve paylaşımcı bir yaklaşımla bu gruplara bakmak gerekiyor. Ancak maalesef bunun günümüzde pek de böyle olmadığını söyleyebilirim.

  1. Türkiye’nin diasporayı devlet politikası olarak gündemine alması çok geç denebilecek bir dönemde gerçekleşti. Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı ve Yunus Emre Enstitüsü benzeri oluşumların kurulması süreci Türkiye’nin diasporayı bir devlet politikası olarak benimsemesi açısından önemli bir aşama olarak yorumlanabilir. Türkiye diaspora politikaları konusunda şu anda nerededir, problem alanları ve eksiklikler konusunda neler söyleyebilirsiniz?

1980’li yılların sonlarına kadar Türkiye Cumhuriyeti devleti Avrupa’da yaşayan Türkleri çok da fazla dikkate almadı, onları sadece döviz kaynağı olarak gördü. O dönemde bu insanların ekonomik açıdan sağladıkları girdiler Türkiye’nin birincil önceliği idi. Fakat Türkiye 90’lı yıllarla birlikte Özal döneminde küreselleşmeye başladıkça, yurt dışında yaşayan Türklerin, Türkiye Cumhuriyeti tarafından biraz daha farklı olarak algılanmaya başlandığını gözlemliyoruz. Özellikle Türklüklerini korumak, Türkiye aleyhinde siyaset yürüten gene Türkiye kökenli Süryani, Ermeni ve Rum gibi grupların siyasetine karşı bir siyaset inşa edebilmek için ideolojik amaçlarla örgütlenmeye çalışıldılar. Bu tabii yıkıcı bir anlayıştı, çünkü bu yaklaşım diasporada Anadolu kökenli olup, birbirlerine karşı zaten husumet besleyen insanları daha da bölen, parçalayan pek yapıcı olmayan sonuçları beraberinde getirdi. Örneğin, birtakım generaller yurtdışında Atatürkçü Düşünce Merkezleri’nde konuşmalarını yaparlardı ve mesajlarını çok sekter bir şekilde verirlerdi. Ancak daha sonraki dönemde, 2000’li yıllarda Avrupa Birliği entegrasyonunun 2005 yılına kadar çok başarılı bir şekilde götürüldüğü dönemde özellikle Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenli insanların aşırılıklardan arınmış şekilde bir kaynaşma sürecine girdikleri, Anadolu coğrafyasının uzantıları olan grupların Türkiye’nin geleceği ve yarınları için birlikte hareket etmeye başladıkları ve geçmişle yüzleştiklerini gözlemledik. Aynı süreç Türkiye’de de yaşandı. Türkiye’de birtakım konferanslar yapıldı, örneğin Ermeni Konferansı tartışmalarını hatırlayalım. Büyük polemikler çıkmıştı. Konferans yapıldıktan sonra hatırlayalım o dönemde tek bir olay yaşandı, rahmetli Erdal İnönü’nün başına yumurta atılmıştı. Dolayısıyla Ermeni konusunu konuşmak kimseye bir zarar vermemişti. Süryani, Rum ve Alevi konularını konuşmak da kimseye zarar vermemişti. Konuşan bir Türkiye vardı o dönemde. Diaspora konusu bize bu fırsatı sundu. Geçmişte unutmak zorunda olduğumuz şeyleri yeniden hatırlamamanın bize zarar vermediğini, konuşmanın bize iyi geldiğini gözlemlemiştik o dönemde. Bu çok öğretici bir şeydi. Ancak sonra Avrupa Birliği’nde yaşanan daralma, Avrupa Birliği üye devletlerinde Merkel ve Sarkozy gibi muhafazakârların iktidara gelmesi ve 2004 Avrupa Birliğinin Genişlemesinin akabinde Avrupalı liderlerin Türkiye’ye karşı sert bir tutum almaya başladıklarını gördük. Ayrıca bu durumun Türkiye’yi, Avrupa Birliği entegrasyon sürecinden yabancılaştırmaya, soğutmaya başladığını gördük. Türkiye’deki siyasetçiler de Avrupa Birliği’ne karşı yabancılaşmaya başladı. Yeniden Türkiye toplumunu oluşturan etno-kültürel, dinsel ve seküler oluşumların da bu yabancılaşma sürecinde birbirine karşı pozisyon almaya başladığı gördük. Aslında yeniden başladığımız yere dönmüş olduk maalesef. Son dönemde beni en çok rahatsız eden kavramlardan biri de ne Avrupa deneyimine ne de Türkiye deneyimine uygun olan ve daha çok ABD deneyimi olan “lobicilik” kavramıdır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin aktörleri son yıllarda Avrupa’da yaşayan Türkler arasında lobicilik faaliyetleri yoluyla birtakım çabalar içine girmiş gibi görünüyor. Aslında lobi kavramı Avrupa’ya özgü bir şey değil hele hele Türkiye’ye özgü bir şey hiç değil. Kavram Türkiye bağlamında yer edinemez, çünkü lobi çok fazla Amerikalı bir kavramdır. Amerika gerçekliği ile çok daha yakından ilintilidir, ama birden biz Türkiye’nin Avrupa’da yaşayan Türk diasporasını ve özellikle de kendini öncelikli olarak Müslüman olarak tanımlayan grupları lobi olarak görmeye başladığını gözlemledik. Bu durum da zaten parçalı bir yapı olan Türkiye kökenli nüfusu iyice parçaladı.

Buna biraz da diasporayı araçsallaştırmak diyebilir miyiz?

Evet, çok doğru. Diaspora araçsallaştırılmaya başlandı. Örneğin UETD gibi oluşumların ortaya çıktığını, daha sonra Diyanet’in de UETD ile aynı çizgiye geldiğini gördük. Zaten Avrupa’da birtakım cemaatlerin olduğunu biliyoruz. Bir dönem Kaplancılar vardı, Süleymancıların ve Milli Görüşün varlıkları devam etti. Malum başka gruplar hâlâ varlıklarını devam ettiriyorlar. Dolayısıyla İslami açıdan bile bakıldığı zaman yekpare bir yapının olmadığını, birbirleriyle rekabet eden farklı yapıların olduğunu görebiliriz. Kaldı ki, bütün bunlar olurken de Avrupa’da kendini daha seküler, daha Kemalist, daha liberal olarak tanımlayan insanların -ki bunlar çoğunluğu oluşturan insanlar- oluşturulan bu şablonda kendilerine fazla yer bulamadıklarını gördük. Söz konusu şablonda kendilerine yer bulamayan diğer bu insanlara Aleviler ve Kürtler’i de örnek verebiliriz. Dolayısıyla ortada ciddi bir parçalanmış yapının olduğunu görebiliriz. Bunu yine toparlayacak olan o insanların kendileridir. Ben hep şunu söylüyorum, bu insanları tek başına bıraktığınız zaman seküler olsun, Müslüman olsun, Alevi olsun Kürt olsun, Çerkes olsun, Süryani olsun, Ermeni olsun hâlâ içlerinde Anadolu’yu ve bu ülkeyi yaşıyorlar. Akılları fikirleri bu ülkenin refahında ve geleceğinde, dolayısıyla ben bir sosyal bilimci olarak bu insanlara gölge etmesek yeridir diyesim geliyor. Bu insanları kendi hâllerine bıraktığınız zaman bu ülke için çalışmaya devam edeceklerdir, ama ne zamanki araçsallaştırmaya başladığınız zaman o araçsallaştırma beraberinde bir nemalanma sürecini ve finansal anlamda bir çıkar edinme sürecini de beraberinde getiriyor. Birileri sizin yanınızda yer alırken, diğerleri mevcut reel veya sembolik kaynaklardan pay alamadığı için kendisini sizin karşınızda konumlandırma durumunda hissedebiliyor. Bu sebeple daha bölücü ve parçalayıcı bir düzlemle karşı karşıyayız. Devlet illa bir şey yapacaksa bakanlıklarıyla veya YTB ve Yunus Emre Enstitüsü ile Avrupa’da yaşayan bütün Türkiye kökenli gruplar arasında köprüler inşa etmelidir. Birinci aşamada bu önemli yani onları ayrıştırarak, onları dinî retorikler üzerinden köşeye sıkıştırarak onlar üzerinde hegemon bir güç inşa edilmemeli. İkinci aşamada da bu köprüler inşa edildikten sonra Türkiye kökenli bütün bu grupların Batı’daki diğer yerleşik siyasal topluluklar, iktidarlar, devlet aktörleri, partiler gibi yerli aktörler ile köprüler inşa etmeleri beklenebilir. Birinci aşama gerçekleştirilirse ikinci aşama zaten kendiliğinden gelecektir ve bu insanlar Türkiye’nin o ülkelerdeki en iyi tercümanları ve elçileri olacaktır. Devlet tarafından kendilerine eşitlikçi bir el uzatıldığında, onlar desteklerini vermeye dünden razıdırlar. Ben böyle bakmak gerektiğini düşünüyorum.