Doç. Dr. İsmail Ermağan ile Röportaj

06 Aralık 2019, Cuma
-
Murad Khashimov, Araştırmacı Asistanı-Türkiye Diaspora Araştırmaları Merkezi(TÜDAM)

İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. İsmail Ermağan ile I. Uluslararası Türk-Alman Çalışmaları Kongresi’nde genel olarak diaspora ve ilgili konular üzerine bir röportaj gerçekleştirdik, iyi okumalar.

Bilindiği üzere, Türkiye’de 1960’lı yıllardan itibaren yoğun bir dış göç süreci yaşandı. İşgücü anlaşmaları kapsamında göç eden insanlar genel olarak Batı Avrupa ülkelerine yerleştiler ve yaşanan göçler belirli zaman aralıklarında kademeli olarak gerçekleşti. Bu bağlamda size göre söz konusu bu dış göçlerin genel özellikleri nelerdir?

Öncellikle Türkiye’de diaspora üzerine kurulmuş olan araştırma vakfınızı kutlarım. Türkiye’nin büyük devlet olma yolunda kendi diasporasını, kendi insanının araştırmaya çok önemli ihtiyacı vardı. Bunu da geleneksel tartışmaların dışında, göç tartışmalarının, literatürünün dışında konuları icat ederek, keşfederek ortaya dökmek gerekiyor. Türkiye ve göç dediğimizde öncellikle şunu vurgulamakta fayda var – Türkiye tam da bir göç ülkesidir. Anadolu coğrafyasına baktığımızda milyonlarca insan hem Anadolu’dan göç etmiş hem de Anadolu’ya göç etmiştir. Hatta, bu göçler arasında Anadolu’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Trakya’ya gibi yurt içi göç rotaları mevcuttu. Bu açıdan bu üçlü göç rotalarını unutmamamız lazım. Peki, Osmanlı’nın sonlarında yaşanan temel göçlerden birisi neydi? Bu durum Osmanlı sonlarında 1 milyon olarak ifade edilen El-Turcos göçünü kapsamaktadır. Bu konunun araştırılması ve çalışılması kesinlikle literatüre bir armağan olacaktır. Türk dış politikası önemli olmak ve küresel bir vizyon geliştirmek istiyorsa dünya her bir yanına gitmiş “Osmanlılara” da sahip çıkabilmelidir. Onların arasında Şili’ye, Avustralya’ya gitmiş olan El-Turcoslar, Habeşistan ve Mısır’da kalmış olan el-Osmanlılar gibi topluluklar yer almaktadır. Bunlar kimdi ve neydi, bu net olarak göç literatürünün bir ödevi olarak ortaya çıkmaktadır. Devam ettiğimizde Türkiye 1923 yılında kurulduğunda mübadele olması ve akabinde Alman bilim adamlarının Türkiye’ye gelmesiydi, onların gelmesi o dönemde düşünülmüş büyük bir akıl projesidir. Onun üzerine sadece uzun uzun konuşmalar yapılabilir. Diğer yönden Kars’taki, Ardahan’daki Almanlar ve özellikle de Osmanlı’nın son dönem göç politikası fazla bilinmemektedir. Bu bağlamda da Anadolu’ya, Amasya’ya, Burgaz’a, İzmir’e, değişik yerlerde yurt edinmiş Alman, İsviçreli, değişik topluluklar kesinlikle unutulmamalıdır. Ayrıca günümüzde İstanbul’daki Ermeniler ve diğerler topluluklar bu konular içinde değerlendirilmelidir. Bu konuların bazıları İstanbul Medeniyet Üniversitesi yayını olarak bizim de edite etmeyi düşündüğümüz bir projede yer alacaktır. 1960 ve sonrası göçüne baktığınızda, bu Türkiye’nin daha önce yaşamadığı boyutta ilk defa işçi göçü kapsamında gerçekleşmiştir. Aslında kültür farklılığının dile getirilmesine rağmen, 1959’da giden Türk göçmenler denenmiş ve onlar hakkında olumlu sonuçlar alınmıştır. Daha sonra 1973 yılında göç durdurulmuş ve akabinde aile göçü gerçekleşmiştir. Sürecin devamında, 1983-84’te geri dönüş teşvik edilmiş ve fakat mesela Hermut Kohl’un oğlu bile bir Türk kızıyla evlenmiştir. Baktığımızda, “makine” misyonuyla aldıklarını düşünen insanlar, artık onların toplum olduklarını düşünmek zorundalar. Almanya’da bizim onlarca mezarlığımız, psikolojisini yitirmiş ve birçok bakım evinde yaşayan dramlı insanlarımız var. Alman devleti bunlara bakıyor, sadece suçlayıcı bir dille bir yere

varamayız, karşılıklı olarak bir dil geliştirmek zorundayız. Bu dil, Almanyalı Türkler için hayatidir hem Türk hem de Alman özellikleri bulunan insanlar, başka bir empati dili istiyor; sürekli her iki devletten dayak yemek yerine. Almanya’daki mezarlıklar, oradaki engelli veya bakım evlerinde, hapisteki insanlar, ortak dertler olarak belki de iki toplumu ekonomi kadar bir arada tutuyor.

1960’lı yıllarda başlayan dış göçler ilk başlarda geçici bir nitelik taşısa da zamanla kalıcı hâle geldiler. O günden bugüne yaklaşık 60 sene geçti ve göçün sonucunda çeşitli ülkelerde 6,5 milyona yakın bir Türk nüfusu oluştu. Bu bağlamda, 60 yıllık tarihi olan bu nüfusu diaspora olarak tanımlamak mümkün mü sizce?

Şimdi bu konuda Türkiye’deki literatürün, belki resmî literatürün dışında şeyler düşünüyorum. Diaspora denince, en çok atıf alan kişi William Safran’dır. Diaspora bağlamında Safran 6 tane özellik belirtmiştir; hangi topluluk diaspora olur hangisi olmaz sorusuna ilişkin. Açıkladığınız bu rakam ile Türkiye aslında daha önceden bir Avrupa Birliği üyesidir. Malta’yı 400 bin olarak düşündüğünüzde, sadece Almanya’daki Türk nüfus Baltık Cumhuriyetleri kadar. Almanya’daki Türklerin “döner endüstrisi”, Almanya’daki McDonald ve Burger King’in toplam iki katı olarak muazzam bir markalaşmaya gitmiştir; Afganistan’dan dönen Almanlar havaalanında öncellikle döneri sormaktadır. Bir kere bizim bu insanlarımızı netleştirmemiz ve onların diaspora mı yoksa transnasyonal göçmenler mi olduğunu anlamamız gerekiyor. Birinci jenerasyonu oluşturan büyükler, yarı-dönemli Türkiye’de kalmaya ve yarı dönemli Almanya’ya gitmeye başladılar. Bu açıdan ileri geri yaşanan bu göç hareketleri ne kadar diaspora çalışmasına sahne olabilir, biraz düşünülmelidir. Öte yandan ikinci ve üçüncü jenerasyonların ne kadar Türk kaldığı sorusu bulunuyor. Fransa’daki 500 bin Ermeniyi, dünyadaki 70 milyon İrlandalıyı, 60 milyon Çinliyi ya da Hintliyi düşündüğünüzde muazzam bir diaspora gücü ortaya çıkmakta, bunun sonucunda 2050’de 400 binlik diaspora oluşacaktır. Benim yaklaşımım sadece devlet-tezli, oportünist yaklaşım dışında bir yerdedir. Bu yaklaşım aynı şekilde Almanlar için de geçerlidir. Baktığımızda içimizden Cem Özdemir’i çıkararak, Ermeni olaylarında ve diğer olaylarda bile Türk devletini veya oradaki Türk halkını gereğinden fazla eleştirmek bir literatür başarısı değildir. Fakat aynı şekilde, Türkiye’de Almanların her türlü olumlu hareketlerini görmemekle diaspora çalışması üretilmez. Peki ne yaptı Almanlar? İçlerimizden birilerini milletvekilleri yaptı, Hannover Belediye Başkanı seçti ve ister istemez entegrasyon yönünde olumlu işaretler verdi. Vermediği şey; resmin tamamını sürekli olumsuz gösterme çalışmaları, ki bu medyada çok fazla yer alıyor. Yine kötü tecrübeler de var, “Döner” cinayetleri, cami saldırıları vb. Bizim kendimizin, zorunluluk diasporası mı, ticaret diasporası mı, süreli diaspora mı; bizim ilk önce buna karar vermemiz lazım. Benim diaspora konusunda özellikle vurgulamak istediğim konu; dünyadaki 70 milyonluk İrlandalı diasporasının ne yaptığını anlamamız ve bunun modelini ortaya dökmemiz gereğidir. Bu modelde farklı ülkelerde – Avusturalya’da, Fransa’da, Sibirya’da, ABD’de – yaşayan Türkler arasında ortak bir network geliştirmek özellikle kritik husus. Bunların ayrıca hem yaşadıkları toplumda hem Türkiye odaklı en nihai ortak hareketlerine bakılmalı. Konjonktürel siyasi gelişmeler, diaspora politikasını yok eden temel dinamikler olarak karşımıza çıkıyor. Bu sebeple, Almanya’ya Fransa’ya gidilmesi, orada siyasetçilerimizin konuşmalar yapması belki de oradaki diaspora veya transnasyonal göçmenlerimize büyük zarar veren dinamiklerden biridir, bunu dikkate almayı unutmayalım. Siemens’in müdürleri, yılın doktorları vb. oldular, Fatih Akın gibi marka bir yönetmen çıkardılar; binlerce hukuk okuyan öğrenci var, yani bu Türk-Alman başarısı değil de nedir? Modern bir ilişki tesis edilebilirse bu insanlar arasında, bence her iki tarafa enerji götüren diaspora çalışmaları inşa edilebilir; Alanya’daki Alman vatandaşlardan Berlin’e kadar.

Türkiye’nin yurtdışındaki nüfusu genel olarak 1960’lı yıllardan itibaren yapılan anlaşmalarla Batı Avrupa’ya göç eden insanlardan oluşmakta. Günümüzde bu insanlar başta Batı Avrupa ülkeleri olmak üzere dünyanın dört bir yanında yeni nesillerle varlığını sürdürmektedir. Sosyalizasyonlarını bulunduğu ülkelerde tamamlamış olan yeni nesillerin kimliklerinin zaman içerisinde nasıl bir değişime uğradığıysa merak konusu. Bu bağlamda size göre, diasporadaki yeni nesiller kendilerini nasıl tanımlamaktadırlar? Onların sahip olduğu kimliklerin temel özellikleri ve sorunları nelerdir?

Siz topluma nasıl yansıma yaparsanız, toplum size öyle yansıma yapar. Öncellikle üçüncü ve dördüncü jenerasyonların mesela dil konusunda yetersizlikleri vurgulanıyor ve genel olarak literatürde “zwischen den Stühlen” yani sandalyeler arasında oraya ya da buraya ait olamayanlar olarak adlandırılıyorlar. Türkiye’de de “Almancı” olarak görülseler de bunların büyük bir topluluk olduğu ifade edilebilir. “Bunlar Türk kalmış mıdır?” diye baktığımızda, başka bir cevap vereceğim az sonra. Almanya tarafından yorumladığımızda; -Türkiye’deki Suriyeliler gibi- bir ülkeye gelmiş göçmenlerin öncellikle o toplumun dilini öğrenmeleri entegrasyonun motoru olarak şarttır. Düşünün ki, bir kişi Türkiye’de yaşıyor, fakat Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu, ülkenin tarihini, kültürünü ve temel bilgilerini bilmiyor. Bu toplumun hoşuna gitmeyecek bir hâldir. İstiklâl marşını söylemeyen bir futbolcu Türk Milli Takımında oynatılmayabilir. Empati büyük bir olaydır ve halk eğer devrim yapacaksa, karşılıklı olarak birbirlerini anlamalıdır. Bizim Almanya’daki gençlerin temel olarak yaşadıkları sorunlar; kimlik, ait olma ve dışlanmadır. Siz uzak anavatana aidiyetleri yok edemezsiniz ama içinde yaşanılan anavatana aidiyetleri çoğaltabilirsiniz. Mesela genç-delikanlı biri, Barış Pınar Harekâtı’na selam verecektir, çünkü babasının, akrabasının memleketidir; Christoph Daum’un dediği gibi. Oradaki siyasi farklılıklar öbür taraftan da başka kökenliler tarafından da bir çatışma sebebi olarak görülecektir. Bunların yeni vatanda dengelenmesi gerekir, yeni yerliler olarak gençler gerek Türk tarafının gerek Almanya tarafının hassasiyetlerini bir dengede götürmeyi başarmalılar. Süleymancılardan, Milli Görüşe, Alevi Derneklerinden Türk Göçmen kurumlarına çok sayıda toplumsal sivil toplum örgütlerini toplamalı ve hukuksallığı vurgulamalıdırlar. Anayasal haklar vardır, anayasal sorumluluklar vardır. Bu çerçevede hareket etmek gerekirse bu gençler Almanya’da çoğu zaman Alman vatandaşı Türk kökenli, Kürt kökenli bir Alman olarak yaşantılarına devam edecektir. Düşünün, Türkiye’de Suriyeli veya Afganlı göçmen, Taksim’de bayrak salladı diye nasıl tartıştı Türkiye kamuoyu?! O sebeple, Alman ana toplumun hassasiyetlerini görmemezlikten de gelemeyiz.

Türk kaldılar mı sorusunun diğer yüzü de şu: Türkiye’de İstanbul’da bir Türk’e sorduğumuzda “Sen ne ne kadar Türk’sün?” Esefle hatta boş gözlerle bakıyoruz da; Anadolu değerleri artık kimin umurunda. Metrobüste hangi gençler büyüklerine, annesine, babasına yer verme ihtiyacı hissediyor. Sadaka, yardımlaşma, yaşlıları ziyaret ya da tanrı misafiri olgusu kaldı mı veyahut ne kadar kaldı? Artık Türkiye’de kentli Türkler de “ne kadar Türk” sorusunu kendilerine sorabilirler kanımca.

Yeni nesiller entelektüel birikim sayesinde her ülkenin geleceğini ileriye taşıyabilme potansiyeline sahiptirler. Son yıllarda, sosyalizasyonlarını bulunduğu ülkelerde tamamlamış olan yurtdışındaki genç nüfusun anavatanlarına göç etmeye başladıkları gözlemlenmekte. Sizce yaşanan bu göç hareketleri tersine beyin göçü olarak yorumlanabilir mi?

Şu anda dünya nüfusunun yüzde 3’ü yani 275 milyonu göçmen; Küresel olarak, her 5 yılda bir 35-40 milyon insan göç etmektedir. BM’nin çalışmalarına göre, dünya büyük göç hareketleriyle karşı karşıya. Gerek savaşlar-çatışmalar gerek ekonomik krizler gibi birçok dinamiği burada sayabiliriz. Beyin göçü artık bu düzlemde kayda değer dinamiklerden bir tanesidir. Örneğin Silikon Vadisi büyük bir beyin göçü alıyor. Almanya’dan dışarıya doğru gerçekleşen göçler de kimilerince beyin göçü anlamında artık bir sorun olarak okunuyor. Almanya’da yapılan çalışmalarda 2009-2013 yılları arasında 710 bin Alman beyin göçü yaptı. Bunlardan ilki İsviçre, Amerika, Avusturya ve 36 bin ise Türkiye’ye gelmiş bulunmakta. Bu 36 binin tamamı Türk kökenli ailelerden gelen gençler. Tabii ki, oradaki donanımı Türkiye’ye taşımak bir beyin göçü addedebilir. Türkiye’de iş alanları kurmak her iki topluma da katkı sağlayabilir. Ben bu taze göçmenlerin daha sistematik olarak yönetilmesinin önemli olduğunu düşünmekteyim. Türkiye’ye gelenlerin yarısı Türkiye’deki tecrübeyi görüp Almanya’ya dönmeyi düşünen ve diğer yarısı da hiç dönmeyi düşünmeyen kesimler. Bu topluluğun içinden birileri; Alman makamlarıyla ortaklaşa çalışarak, Türk-Alman yapay zekâ, Endüstri 4.0 projeleri geliştirmede bir basamak olabilir; ortak projelerin üretilmesi her iki toplumun da faydasınadır. Berlin Üniversitesi’nden Serdar Çukur ’un yaptığı araştırmaya göre, ki çeşitli araştırmalar da bunu gösteriyor, Almanya’nın 2020’de 1,3 milyon beyin göçüne ihtiyacı olacaktır. Buna bağlı olarak, Türkiye’ye gelen beyin göçünün temel sebebi; dışlanmadır. Alman toplumu bunu biraz düşünmek zorunda. Hiçbir toplum sürekli dayağa gelmez, kedi bile sürekli mırmıra tırpan çeker. Türkiye’de Bilkent’ten Boğaziçi’ye, Medeniyet’ten Sabancı’ya binlerce tabanca gibi ehil gençler yetişiyor ve Almanya da bunun farkında – çekme projeleri var.

Diasporaların oluşmasında göçler merkezi rol oynamakta. Ancak bazı diasporaların oluşumu sınırların değişimi ile olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı olarak Türkiye, eskiden Osmanlı bakiyesinde bulunan ve sınırların değişmesiyle oluşan bu topluluklarla bağlarını korumaya devam etmektedir. Bu bağlamda, size göre sınırların değişmesiyle oluşan bu toplulukların Türkiye’nin diaspora anlayışındaki yeri nasıldır?

Öncellikle söylenmesi gereken, bu konunun bir trajedi olduğudur. Almanlar veya Rusların kendi tecrübeleri farklı oldu. Daha akıllıca! Osmanlı’ya bakıldığında, Osmanlı Balkanlar’dan Afrika’ya, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya uzanan geniş ayakları olan kocaman bir imparatorluktu. Balkanlardan başladığınızda, ilk Yunan bağımsızlığından sonraki dönemde, mesela 1878’de yapılan savaş sonucunda Bosna-Hersek ve Bulgaristan’ın bir kısmı kaybedildi; Bulgaristan devleti kurulduğunda; orada Bulgaristan’dan daha fazla Türk yaşıyordu, literatür bunu yazar. Soğuk Savaş’taki Stalin ve Bulgar rejiminin baskısıyla Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç eden binlerce Türk insanı oldu. Devam edersek; örneğin Mısır’da, Habeşistan’da, Osmanlı’nın Afrika’daki 5 eyaletinde kalmış insanlar hepsi Türkiye’ye gelebildi mi? Buna karşın, Ege’de, Uşak ve çevresinde Ege şivesiyle konuşan siyahi vatandaşlar mevcut. Onların hepsinin karşılıklı araştırılıp etkileşmesi gerekiyor. Diğer keşfedilmeyi bekleyen muhteşem bir göç hikâyesi olan Latin Amerika’daki El-Turcos göçüdür. Misal, Şili’ye kimler gitmiştir? Abdülhamit Han döneminde ilk önce kendi talepleri üzerine Hıristiyan Araplar göç edebilirdi. Bu insanlar şu an nerede? El-Turcos’lar; Shakira’sından tutalım Selma Hayek’a kadar bölgenin birçok önemli siyaset ve sanat insanlarından oldular. Bunlar Türk dış politikasına eklemlemelidirler. Bu durumun araştırılmaması Türkiye’deki göç literatürünün kısıtlı olduğunu net ve dramatik biçimde göstermektedir. Örneğin, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyesi Hamdi Genç’in Şili’ye giden Osmanlılar, Avustralya’ya giden Osmanlılar gibi arşiv çalışmalarına ihtiyaç vardır. Onun dışında, literatürde Osmanlı bakiyesindeki diğer topluluklarla ilgili araştırmalar yetersiz, çok zayıf. Mesela Suriye’deki Türkmenler, İran’daki

Kürtler, bu konularda daha önce yapılmış çalışmalar çok azdır. Ülkede büyük bir yönetim sistematiği-başarısı geliştirilmesi yönünde bir tasavvur olacaksa, kurumlardaki diaspora ve göç çalışmaları tabela enstitüsünün ötesine geçirilmelidir. Türkiye’de şu ana kadar 30 göç araştırma merkezi var ve çoğunluğu da birdenbire göç etmiş Suriyelilere teşekkür borçlu, oysa günümüz toplumu 1850’lerden bu yana tam da çeşitli göçlerle örülmüşken. Göç politikalarında Almanlar veya Ruslar gibi insani faktör olarak azınlıkları-transnasyonel toplulukları dış politikaya eklemleyebilen, sadece oportünist politikalar üzerinden değil, karşılıklı kazan-kazan prensibi ve “diaspora-ana toplum-uzak vatan” üçgeni üzerinden yeni bir anlayış tesis etmek şart.