Sena Özdemir, Araştırmacı Asistanı-İslam Düşmanlığı ile Mücadele Araştırmaları Merkezi(İDMAM)

Pakistan Başbakanı İmran Han’ın Birleşmiş Milletler’de İslam Düşmanlığını Anlattığı Tarihî Konuşması

BM’de yaklaşık 50 dakikalık konuşma yapan İmran Han, İslam düşmanlığının kökenleri, sonuçları ve yapılması gerekenler hakkında tarihî bir konuşma yaptı.

11 Ekim 2019, Cuma
- Pakistan Başbakanı İmran Han’ın Birleşmiş Milletler’de İslam Düşmanlığını Anlattığı Tarihî Konuşması

Pakistan Başbakanı İmran Han, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 27 Eylül 2019 tarihli oturumunda konuşmacı olarak görev aldı. Konuşmasını dört başlıkta toplayan Han, İslam düşmanlığı konusunda tüm dünyaya önemli çağrılarda bulundu.

Acilen çözülmesi gereken problemler başlığı altında ilkin çevre kirliliğinin Pakistan’ı ne derecede etkilediğini anlatan Han, ikinci başlık olarak Batı’nın teşvikleriyle aşırı zenginleşen elitler tabakası ile bu tabakanın sebep olduğu gelir seviyesindeki adaletsizliğe değindi. Üçüncü olarak İslam düşmanlığıyla mücadele konusunda çağrıda bulunan Han, son olarak da Hindistan’la Pakistan arasındaki Keşmir sorununa değinerek bölgedeki Müslümanlara yapılan eziyetleri ve bunların muhtemel sonuçlarını açıkladı.

İslam düşmanlığı başlığında öncelikle İslam düşmanlığının 11 Eylül saldırılarından itibaren Batılı devlet başkanları tarafından kasıtlı bir şekilde gündeme getirildiğini belirten Han, “İslam ile terörizm aynı kefeye konuldu” ifadelerini kullandı.

Han, Müslüman bir hanımın tesettürlü olmasının problem yarattığını; açılmanın sonuna kadar serbest ancak örtünmenin problem olduğunu belirterek, “Radikal İslam veya İslamî Terörizm diye bir şey yok, sadece inandığımız ve Peygamberimiz Muhammed (s.a.v)’e vahyedilmiş olan bir tek İslam var. Hâl böyleyken New York’taki, ABD’nin ortasındaki bir insan kimin modern Müslüman, kimin radikal Müslüman olduğunu nasıl ayırt edecek? Hangi Müslümana hangi koşulda radikal denilecek?” diye konuştu.

Terörizmin hiçbir dinle ilişkilendirilemeyeceğini de belirten Han, “Avrupalı devletler, Müslüman toplulukları marjinallikle itham ediyorlar. Biz de biliyoruz ki marjinalleştirme, radikalleştirmeyi doğurur. Müslüman liderler radikal ilan edilmekten korktukları için modernleşiyorlar. Ve takım elbise giyinmeyi, ne anlama geldiğini bilmeseler de İngilizce konuşmayı modernlik sayıyorlar. Çünkü biz Müslüman ülkeler, Batı’ya ‘radikal İslam diye bir şey yok’ diyemedik.” değerlendirmesinde bulundu.

Han, 11 Eylül’den sonra İslam hakkında binbir çeşit teorinin ortaya atıldığına değinerek şunları kaydetti:

“İslam’da, intihar saldırısı yapanlara cennette huriler verilecek, dediler. Peki intihar saldırısı yapan kadınlara ne verilecek? Böyle tuhaf konuşmalar oldu. Kimse şunu demedi:11 Eylül’den önce dünyada en çok intihar saldırısı düzenleyen örgüt Tamil Tigers (Sri Lanka’da Hinduizm dininde bir örgüt) idi. Kimse Hinduizm’i lanetlemedi ve bir şeyle eş tutmadı. Hinduizm’le Sri Lanka’daki zavallı insanlara yapılanların ne ilgisi var? Başka bir örnek olarak filmlerde İkinci Dünya Savaşı sonunda Japonların uçakla intihar saldırısı yaptıklarını izledik ama kim dini suçladı? Ama Batı’ya bu durumu izah etmek yerine biz hâlâ modern olduğumuzu kanıtlamaya çalışıyoruz”

Batılıların din anlayışlarının oldukça farklı olduğunu savunan Han, şöyle devam etti:

“En önemlisi, İngiltere’de bulunduğum zaman içinde Batılıların kafasının nasıl çalıştığını ve dine olan bakış açılarını öğrendim. İslam ile ilgili yanlış anlaşılma şuradan kaynaklanıyor: 1989’da Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e iftira atan, aşağılayan, dalga geçen bir kitap yayımlandı. Ve bu durum Müslüman dünyasında büyük bir reaksiyona neden oldu. Batı burada sorunun ne olduğunu anlayamadı. Çünkü Batı’da din tamamen farklı algılanıyor. Onlar dine bizim baktığımız gibi bakmıyorlar. Biz reaksiyon gösterdiğimizdeyse onların gözünde İslam hoşgörüsüz, düşünce özgürlüğüne karşı bir din oluyor. İslam 30 yıl önce bu kitap ile beraber büyük bir darbe aldı ve bu bir dönüm noktası oldu. Artık her 2-3 yılda bir birileri Peygamberimize iftira atıyor. Müslümanlar tepki gösteriyorlar. Ve İslam, hoşgörüsüz bir din oluyor. Zincir bu şekilde ilerliyor. Bugün tekrar, etkisini bilmesine rağmen kasten bunu provoke eden Batıdaki belirli sayıdaki insanı lanetliyorum. Ama Batıdaki insanların çoğunluğunun da bu durumu anlamadığını ifade etmek isterim. Böylece Müslüman liderler, Müslümanların aşağılanmasına izin veriyor.”

Başbakan Han, İslam dininde Peygamber (s.a.v)’in yerini vurgulayarak, şu ifadeleri kullandı:

“Biz Batı’ya bizim için Peygamber (s.a.v)’in ne anlama geldiğini açıklamalıyız. Ben şimdi bir dakika içinde O’nun (s.a.v) bizim için ne anlama geldiğini anlatmaya çalışacağım. Peygamber, Kuran’ı Kerim’in vahyedilmesine şahitlik etmiştir. Kuran’ı Kerim, Müslümanlara yol gösteren kitaptır ve Peygamber (s.a.v)’in hayatı, yaşayan Kuran’dır. Kuran’ın bizim olmamızı istediği kişinin tarifidir. Bu yüzden O (s.a.v), hepimizin varmaya çalıştığı idealdir. Peygamber (s.a.v), İslam’ın ilk devleti olan Medine Devleti’nin kurucusudur. Ki bu devlet, sonraki 700 yıllık İslam medeniyetinin de temelidir. Şimdiyse İslam medeniyeti hakkında kadınlara karşı olması veya azınlıklara karşı olması gibi çok garip şeyler duyuyorum. Medine İslam Devleti, kurulan ilk sosyal devletti. Devlet zayıfların, düşkünlerin, yetimlerin, fakir insanların, engellilerin sorumluluğunu üstlenirdi. Zenginden vergi alır ve bunu fakir için harcardı. Devlet şunu ilan etmişti: herkes âdemoğlu olarak rengi ne olursa olsun eşitti. Batı’da yüzyıllarca devam etmiş olan köleliğin hâkim olduğu zamanda Peygamber Efendimiz (s.a.v), en büyük sevaplardan birinin, köleleri azat etmek olduğunu ilan etmiştir. O dönemde toplum kölelik üzerine kurulmuş olduğundan, eğer birinin kölesi olacaksa, ona aile üyelerinden biri gibi davranmak zorunda olduğunu söylemiştir. Ve bunun sonucu olarak, hiçbir medeniyette olmayan bir şey, Müslüman dünyasında oldu: köle hanedanlıkları kuruldu ve köleler kral oldu! Örneğin Memlükler, Mısır’da hüküm sahibi kölelerdi. Aynı şekilde Hindistan’da da köle hanedanlıkları oldu. Tüm bunlardan sonra eğer İslam’ın azınlıklara karşı olduğunu duyarsanız, şunu açıklığa kavuşturmama izin verin: İslam’da Peygamberimiz (s.a.v), herkesin dinini yaşamakta özgür olduğunu ve bu hakkın kutsal, korunan bir hak olduğunu ilan etmiştir. Kanun önünde dini veya rengi ne olursa olsun herkes eşittir. Ve şu inanılmaz davadan sık sık bahsederim: dördüncü halife (Hz. Ali), Medine İslam Devleti’nin yöneticisi, Yahudi bir vatandaşa karşı bir dava kaybetti. Buradan çıkaracağımız iki ders var. Birincisi, hukuk kuralları vardı ve hiç kimse hukuk kurallarından üstün değildi. İkincisi, Yahudi vatandaş da tıpkı diğer vatandaşlar gibi eşit bir vatandaştı. Öyleyse; eğer bir Müslüman toplum, azınlıklara karşı adaletsiz davranmışsa, bu İslam’a ve Peygamber (s.a.v)’e aykırıdır. Bu yüzden şunu anlamak önemli ki; Peygamberimiz kalbimizde yaşar. O (s.a.v) aşağılandığında, kalbimizdeki acı, herhangi fiziksel bir acıdan çok daha fazla acı vericidir. Ve hep, bir gün kürsüye çıktığımda bunu anlatmayı düşünmüşümdür, çünkü Batılı toplumlarda insanlar bunu anlamıyor. İngiltere’ye ilk gittiğimde, İsa aleyhisselam hakkında bir komedi filmi vardı. Örneğin, böyle bir şey Müslüman toplumlarda düşünülemez.”

Son olarak dinî hassasiyetlere saygıdan söz eden Han, şöyle devam etti:

“Şunu açıklamamız lazım. Toplum içinde yaşamanın bir gereği olarak başkalarına acı veren şeylerde hassas olmak zorundayız. Batılı devletler Yahudi soykırımı konusunda oldukça hassas davranıyorlar çünkü bu olay Yahudi topluluklarına acı veriyor. Bizim de tüm isteğimiz bu. Bizim tüm temennimiz, düşünce özgürlüğünün kutsal bir Peygamber aşağılanmaksızın kullanılması.”

Han’ın İslam düşmanlığı başlığı altında yaptığı açıklamalar özellikle sosyal medyada tüm dünya Müslümanları tarafından coşku ve heyecanla karşılandı.