In Söyleşiler

“Türk Toplumu Mülteci Konusunda İyi Bir Sınav Veriyor”

Türkiye’de, yaklaşık 3 milyonu Suriyeli olmak üzere 3,3 milyondan fazla “uluslararası koruma altında” olan yabancı bulunuyor. Suriye’de 2011 yılında başlayan iç çatışmaların giderek artması, büyük bir göç akımına neden oldu. Krizden etkilenenlerin sayısı da her geçen gün artıyor. Suriye krizinin ilk günlerinden itibaren sığınmacılara kapılarını açan Türkiye, 2014’ten bugüne en çok mülteci barındıran ülke konumuna geldi.

Türkiye’de önemli gündem maddelerinden biri olan göç krizi ve etkilerini, Oxford Üniversitesi Göç, Politika ve Toplum Araştırmaları Merkezi (COMPAS) bünyesindeki Türk Göç Araştırmaları Grubu’nda (TürkMis) araştırmalar yapan, aynı zamanda Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Ali Zafer Sağıroğlu ile değerlendirdik.

Türkiye’nin son dönemdeki en önemli gündem maddelerinden biri de göç krizi ve etkileri oldu. Akademide ve sivil toplumda göç meselesi günden güne ağırlık kazanıyor. Art arda raporlar, makaleler yayımlanıyor. Benzer bir ilgiyi toplumda da görüyor musunuz?

Göç olgusu bir “mesele” ancak her zaman bir kriz olmak zorunda değil. Göç aslında bir yönetim meselesi ve modern toplumların er ya da geç yüzleşmek durumunda oldukları bir gerçeklik. Ancak Türkiye’nin son yıllarda maruz kaldığı büyük göç akını elbette konunun bir yönü ile “kriz” olarak tanımlanmasına neden oldu ve bu algı devam ediyor. Fakat aradan geçen uzun zamandan sonra meseleyi hala kriz olarak değerlendirmek gerçekçi değil. Sorunlara çözüm arayıp ortak geleceği en iyi şekilde nasıl kurabileceğimizin arayışı içinde olmalıyız.

Ortadoğu’da “Arap Baharı”nın ardından ortaya çıkan siyasal ve toplumsal çalkantılar ciddi bir insan hareketliliğine neden oldu. Aslında bu sadece Ortadoğu’ya mahsus değil. Aynı çapta olmasa da, Sahra altı Afrika ülkeleri, Uzak Doğu’nun belli bölgelerinde, Güney Amerika’da ve dünyanın pek çok yerinde olağan dışı bir “zorunlu göç” hareketliliği yaşanıyor. Zorunlu göçlerin “gönüllü göçler” ile iç içe geçtiği ilginç bir dönemden geçiyoruz. İnsanların hangi sebepler ile göç ettikleri – de artık tartışmalı bir hale dönüşmüş durumda.

2016 raporları henüz açıklanmış değil ancak 2015 verilerine göre genel olarak şunları söyleyebiliriz; şu anda yeryüzünde yaşayan insanların yedide biri yani 1 milyar insan hareket halinde ve bunların dörtte biri, neredeyse 250 milyonu göçmen olarak kabul ediliyor. Bu göçmenlerin 65 milyonu zorunlu olarak evinden çıkarılmış insanlardan oluşuyor. Zannedildiği gibi tamamı savaş, iç çatışma gibi nedenler ile evlerini terk etmiş değiller. Kabaca yarısı doğal felaketler sebebiyle yerinden oluyorlar. Ve yaklaşık üçte biri yani 20 milyonu kendi vatanlarının sınırlarını aşarak başka ülkelere sığınıyorlar. Türkiye 2014’ten bu yana dünyada en büyük mülteci barındıran ülke haline gelmiş durumda. Türkiye’de, 3 milyonu Suriyeli olmak üzere 3,3 milyon kayıtlı “uluslararası koruma altında” bulunan yabancı olduğunu biliyoruz.

Sorunuza gelince; ortaya çıkan bu tablo elbette sadece bilim adamlarının değil toplumunda gündeminin üst sıralarını işgal etmeye devam ediyor. Özellikle bazı bölgelerde yoğunlaşan mülteci ve sığınmacılar insanların daha fazla bu konuda duyarlı hale dönüşmesine sebep oluyor.

Ben toplumun içerisinde sosyolojik anlamda bazı mekanizmaların işlediğini düşünüyorum. Bu konuda her toplumun yaşadığı ve yüzleşmek zorunda olduğu sorunlar bulunuyor. Ancak Türkiye çok kısa bir süre içinde çok fazla sayıda sığınmacı akınıyla ile yüz yüze geldi. Türk toplumunun diğer toplumlara kıyasla bu konuda daha iyi bir sınav verdiğini söyleyebiliriz. Ancak bu kat edilmesi gereken mesafe olmadığı anlamına gelmez.

STK’ların ve kurumların ekonomik ve sosyal entegrasyon adına geliştirdiği projeleri yeterli görüyor musunuz? Sizin, kendi çalışmalarınızda önerdiğiniz alternatifler var mı?

Türkiye’de mülteci ve sığınmacılara yönelik STK çalışmaları üzerine çok şey söylenebilir. Ancak benim STK kavramı ile ilgili bir itirazım var. Diğer birçok konuda olduğu gibi bu konuda da gerçekten bir takım STK’lar olup olmadığından emin değilim. STK denilen kurumların birçoğu bence sivil değiller. Devletlerin yaptıkları fonlar ile faaliyet yürütüyorlar. Birçoğunun nasıl harcama yapacakları tarif edilmiş olarak bu fonlar kullanılıyor. Buna da diyecek bir şey yok ama bu aktarılan fonların üçte birinden daha azı fayda olarak ihtiyaç sahiplerine yani mültecilere ulaşıyor. Arada bu paraların nereye nasıl harcandığına dair şeffaf bir yapılanma yok. Hatta son zamanlarda konu hakkında çalışan uzmanlar yapılan yardımların doğrudan mültecilerin eline verilmesi gerektiğini savunmaya bile başladılar.

Ancak bu bir sivil toplum olmadığı anlamına gelmiyor. Gaziantep’te sadece toplumun içindeki insanların bağışları ile devletten yardım almadan 60-70 yetim çocuğa bakan insanlar var. Bunlar öyle adı sanı duyulmuş kişiler değil. Asıl sivil olan budur. Toplumun içerisinde çeşitli biçimlerde, küçük küçük bu türden yardımlaşma hareketlerini duyuyoruz.

Benim önerim bağış yapan insanlar ile alan insanlar arasındaki mesafenin en aza indiği bir sistem kurulması. Bu hem ihtiyaç sahipleri hem de bağışçılar açısından en sağlıklı yol. Fakat bunu gerçekleştirmek kolay değil elbette.

Çeşitli araştırmalarda, Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de özellikle dış ticaret olmak üzere ekonomiye pozitif katkılarının olduğu da dile getiriliyor. Siz de geçtiğimiz hafta Oxford’da bu konuyla ilgili bir sunum yaptınız. Konuyu biraz açmanız mümkün mü?

Aslında mülteciler sürekli külfetleri ile anılıyor. Bu yanlış değil, ancak bardağın diğer bir kısmı daha var ki bunu söylemek – birçok göç uzmanı açısından bile – kolay değil. Birincisi mültecilerin nasıl ve ne kadar külfet olduklarını söylemek en kolay ve kimsenin itiraz etmeyeceği bir nokta. İkincisi ise ekonomik katkılarını ortaya koymak için araştırma yapmak gerekir.

Yerinden edilen insanlar gönüllü göçmenlerden farklı olarak evlerini terk ederken yanlarında taşıyabilecekleri her türlü beşeri ve ekonomik değeri beraberlerinde götürürler. Şöyle kabaca bir hesap teklif ediyorum; evinizi terk etmek zorunda kalsanız ekonomik karşılığı olan yanınıza aldığınız eşyalarınızın değeri ne olurdu? Bunu şimdi Türkiye’ye gelmek zorunda kalan 3 milyon Suriyeli ile çarpın. Başka bir açıdan bakarsak ekonomistler, bir ekonomiye giren kişinin sadece tüketici olarak dahi o ekonominin büyümesine katkıda bulunduğunu söylerler. Örneğin; Suriyelilerin ev kiralarını yükselttikleri konuşuluyor? Buna dair bilimsel yöntem ve teknikler kullanılarak veriye dayalı yapılmış bir çalışma var mı? Suriyeliler gelmeseydi, kiralar yükselmeyecek miydi? Yerliye teklif edilen ev ve fiyatlar ile Suriyelilere teklif edilenler aynı mıdır? Kiralar yükseldiyse bu ödenen kiralar kimin cebine girmiştir vs.

Geçtiğimiz günlerde yaptığımız sunumda da Türkiye’nin dış ticaret verileri üzerinden bir analiz yapmaya çalıştık. Türkiye’nin Suriye ile olan dış ticareti, ilişkilerin en iyi olduğu 2011 yılından çok daha fazla Türkiye’nin lehine görünüyor. Suriye’den ithalat düşerken, ihracatımız 2010 yılının neredeyse iki katı. Sadece bu değil. Başta Suriye’nin komşu ülkeleri olmak üzere çoğunluğu Arap olan Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleriyle yapılan ihracatımızda da ciddi bir artış var. Üstelik bu ülkeler ile olan ihracatımız toplam ihracatın içinde artan oranla yer tutmaya başlamış. Yüzlerce iş adamı ve yatırımcı Suriye’den geldikten sonra bu bağlantılarını Türkiye’ye taşıdı.

Daha birçok konuda Suriyelilerin etkileri ile ilgili teknik analize ve bilimsel veriye dayalı çalışmaya ihtiyaç duyuluyor. Tekrar etmek gerekirse, mültecilerin sadece külfet değil aynı zamanda toplumsal ve ekonomik hayatımıza katkılarının da olduğunu konuşmamız lazım. Ancak bu konudaki önyargıları yıkmak kolay değil.

Bildiğiniz üzere, İstanbul’da ve çeşitli şehirlerde Afgan ve Suriyeli sığınmacılarla yerli halk arasında çatışma düzeyine çıkabilen sorunlar yaşanıyor. Bu tür problemlerin önlenmesi adına neler yapılabilir?

Maalesef son zamanlarda yerli halk ile sığınmacılar arasında çeşitli sorunlar yaşandığını duyuyoruz. Ancak bu haberlerin başlangıçta verildiğinden farklı sebepler ile ortaya çıktığını sonradan öğreniyoruz. Önceleri kirasını vermediği söylenen bir mültecinin karşı karşıya kaldığı çirkin bir tekliften sonra ev sahibini bıçakladığını duyuyoruz ancak iş işten geçmiş oluyor. Bir mahallede “kızlara laf attıkları” için linç edilmeye çalışılan insanların aslında kendilerini haraca bağlayanlara isyan ettikleri için olay çıkardıklarını aradan zaman geçince öğreniyoruz.

Öncelikle şunu söylemek gerekir; Türkiye’de yabancılara ve mültecilere karşı girişilen bu tür tutum ve davranışlar “kurumsal” değil “bireysel” bir karakter taşımaktadır. Yani iki topluluk arasında ortaya çıkan bu tür olayları toplumun kendi içinde de görmek mümkündür. Diğer bir deyişle Türkiye’de, Avrupa’nın birçok yerinde olduğu gibi, sistematik ve organize olmuş bir tepki yok. Bunu siyasi tablodan da görmek mümkün. Dünyanın birçok ülkesinde göç ve mülteci akınları mevcut siyasi tabloları değiştirip, sağ kanat milliyetçi partileri iktidara taşırken veya yaklaştırırken, Türk siyasetinde mülteci meselesi ilginç bir biçimde bir değişkene dönüşmemiştir. Elbette bu konuda mevcut siyasi partilerin ve temsilcilerinin de hakkını teslim etmek zorundayız. Türkiye, dünyanın en fazla mülteci barındıran ülkesi iken hiçbir parti bu konuyu siyasi bir malzemeye dönüştürmüş değildir.

Mevcut ve muhtemel sorunlara karşı alınacak önlemlerin başında mültecilerin hukuki haklarını korumaya yönelik adımlar geliyor. Kendi rızalarının dışında yerlerinden edilip ülkemize sığınan bu insanların her türlü hakları hukuki güvence altına alınmalıdır. Şu ana kadar önemli ve takdir toplayan yasal düzenlemeler yapıldı. Çalışma hayatı ile ilgili kanun ve yönetmelikler yayınlandı. Ancak sosyal haklar ile ilgili konular hala belirsizliğini korumaya devam ediyor. Başta mülteciler olmak üzere yabancılara yönelen linç gibi toplumsal hareketlere karşı yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Nefret ve ayrımcılıkla, insan ticareti ve köleliği gibi konular ile mücadele edebilmek için de düzenlemeler getirilmesi şart görünüyor.

Yapılması gereken diğer bir husus ise önleyici tedbir almak. Bu konuda özellikle yerel yönetimler ve yöneticilere önemli sorumluluklar düşmektedir. İki toplum arasında olumlu ilişkiler geliştirilmesine yönelik yapılacak faaliyetler ortaya çıkması muhtemel çatışmaların en aza inmesine neden olacaktır.

Son olarak medyada yapılan yanlış ve belki de kasıtlı bir takım haberlere karşı önlemler alınmalıdır. Bu haberler yetkililerce sonradan tekzip edilse de yanlış bir haberin etkisi ortadan kaldırılamıyor.

Yabancı araştırmacılarla beraber çalışmalara katılıyorsunuz. Birleşik Krallık’tan bakınca Türkiye’nin göç politikası nasıl görünüyor? Birlikte çalıştığınız yabancı uzmanlar Türkiye’nin göç krizindeki rolünü nasıl değerlendiriyor?

İngiltere de dâhil olmak üzere gelişmiş ülkelerin göç konusundaki gündemleri oldukça farklı. Avrupa, artık göçmen ve mültecileri nasıl dışarıda tutabiliriz diye meseleye bakıyor. Diğer taraftan düzenli veya düzensiz biçimde alınan yabancıların nasıl etkin biçimde entegre edilecekleri tartışılıyor. Bizim ülkemizde olduğu gibi Avrupa’da da yeni gelenlerin karıştıkları terör olayları önemli gündem maddelerinden biri.

Türkiye’nin Suriye krizinden sonra karşı karşıya kaldığı göç akını ile nasıl baş ettiği merak edilen ve önemli görülen konulardan biri. Bu kadar büyük bir hareketliliğin nasıl idare edildiğinin cevabı sıklıkla soruluyor

Ancak Türkiye’nin Avrupa’ya yönelen mülteci akınlarındaki “kapı” olma rolü daha öncelikli bir konu. Bilindiği gibi 2015 yılında Avrupa’ya geçiş yapan 1 milyonu aşkın düzensiz göçmenin % 85’i Türkiye üzerinden Avrupa topraklarına adım attılar. Bu nedenle Türkiye’nin sınır yönetimi Avrupalıları daha çok ilgilendiriyor.

Bir diğer konu da AB ile Türkiye arasındaki geri kabul anlaşması ve vize konusu. İlginç bir şekilde son dönemde yayınlanan birkaç rapor, Avrupa’ya geçişlerin bu anlaşmanın sonucu olarak değil, Yunanistan ve Bulgaristan gibi ülkelerde yaşanan sıkışıklıklardan ve Türkiye’de yaşayan mültecilerin buradaki hayata bir şekilde uyum sağlamaya başlamasından kaynakladığını savunmakta.

Ancak açık olan şu ki; artan insan hareketliliklerinin Avrupa’ya olan her türlü etkisinde Türkiye “kilit” bir rol üstleniyor.