Tag Archives: İslamofobi

İslamofobi ile Mücadele Çalıştayı sona erdi

10 Mart Cumartesi günü başlayan İslamofobi ile Mücadele Çalıştayı tamamlandı. İslamofobiyle ilgili pek çok önemli noktanın altını çizen çalıştay, mücadeleye ilişkin ipuçları da verdi.

İstanbul’da düzenlenen ve “İslamofobi ile Mücadele: Kapsamlı ve Etkin Çözümlere Doğru” başlığını taşıyan çalıştay, iki günlük oturumların ardından sona erdi. Çalıştayda, İslamofobi olgusunu eğitimden istihdama, güvenlikten yasal düzenlemelere kadar farklı boyutlarıyla ele alan bir dizi oturum gerçekleştirildi. Çalıştayda öne çıkan vurgu ise İslamofobi olgusunun başta Avrupa olmak üzere Batı’da ‘yeni normal’ hâline gelmeye başladığı gerçeği ve bunun önüne geçmek gerektiği vurgusu idi.

10 Mart’ta başladı

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) katkılarıyla Göç Araştırmaları Vakfı (GAV) ve Fransa’da faaliyet gösteren İslamofobiye Karşı Mücadele Kolektifi (CCIF) işbirliğiyle gerçekleştirilen çalıştay, ilk olarak 10 Mart Cumartesi günü açılış konuşmalarıyla başladı.

İlk oturumlar, açılış konuşmaları ardından başlarken çalıştayda iki gün boyunca farklı konularda toplam beş oturum ve iki atölye konuşması gerçekleştirildi.

Yardım: “Kadınlar çifte ayrımcılığa uğruyor”

Çalıştayın ilk oturumunda istihdam süreçlerinde yaşanan Müslümanlara yönelik ayrımcılık ele alındı. İlk sunum Necmettin Erbakan Üniversitesi’nden Dr. Müşerref Yardım tarafından gerçekleştirilirken Yardım, iş gücü piyasasında ayrımcılığın daha çok dış görünüşe dayalı olarak gerçekleştiğini söyledi. Brüksel ve Londra’da meydana gelen terör saldırılarının ardından namaz kılan kimselerin “radikal aile ortamına” sahip oldukları gerekçesiyle işten çıkarıldıklarını söyleyen Yardım, din ve radikalleşmenin birbiriyle alakasız olduğunu, radikalleşmenin ötekileşme ve dışlanma gibi faktörlerle açıklanabileceğini söyledi.

Dr. Yardım, özellikle kadın adayların iş başvurusu sürecinde daha fazla ayrımcılığa uğradığını söyledi. Bu aşamada ayrımcılığa uğrayanların üçte ikisi kadın iken ayrımcılık şikayetlerinin yüzde ellisi başörtüsü temelli ayrımcılıktan kaynaklandı. Müslüman kadınların hem Müslüman hem de kadın olmalarından kaynaklı olarak çifte ayrımcılığa uğradığı vurgulandı.

Sunum sonrasındaki tartışmada ise Müslüman bireylerin kendi haklarını savunmada yetersiz ve isteksiz davranmalarının mücadele sürecini olumsuz etkilediği gerçeği üzerinde duruldu. Bu tip ayrımcılıklarla mücadelede daha etkin kuruluşlara ihtiyaç duyulduğu ve ulusal bazdaki işbirliklerinin mücadeleyi kolaylaştıracağı belirtildi.

Aksoy: “Almanya’da ayrımcılık okula kayıtta başlıyor”

Günün ikinci oturumunda ise eğitim alanındaki ayrımcılık konusuna odaklanıldı. Çalıştaya FAIR adına katılan ve Almanya’da eğitim alanında yaşanan ayrımcılıklardan yola çıkarak sunumunu gerçekleştiren Taner Aksoy, Almanya’da eğitim alanındaki ayrımcılığın henüz okula giriş aşamasında başladığını belirtti.

Aksoy, okula başvuru aşamasında öğrencilerin tıbbi hallerinin, el becerilerinin ve dil seviyelerinin tespit edildiğini; istenen seviyede olmayan öğrencilerin kalite bakımından daha düşük okullara yönlendirildiklerini söyledi. Bu yönlendirmeyle birlikte Müslüman çocukların eğitim hayatına yenik başladığını söyleyen Aksoy, bu sürecin ortaokula geçiş sürecinde de devam ettiğini, üstelik ailenin sosyal statüsünün ve yaşadığı muhitin de bu süreçte etkili olduğunu ekledi.

Eğitimdeki ayrımcılığın önüne geçmek için ise ön plana çıkan görüş, velilerin okulla daha iyi iletişim kurması yönünde oldu. Ek olarak okul dışındaki mücadelenin de eğitim hayatına olumlu etki edeceği belirtildi. Irkçı kimselerle değil ırkçılık fikriyle mücadele edilmesi gerektiği belirtildi. Ayrıca Müslüman toplulukların cami ziyaretleri ve açık cami günleri gibi etkinlikleri yoğunlaştırması gerektiğine yönelik tavsiyelerde bulunuldu.

Qayyum: “Kanunlar kılıç değil kalkan olmalı”

Günün son oturumunda ise İslamofobi bağlamında güvenlik ve yasal çerçeve tartışıldı. İlk sunumu gerçekleştiren CCIF temsilcisi Chafika Attalai, CCIF’in İslamofobi ile mücadele çerçevesinde yürüttüğü çalışmaları anlattı.

Attalai, İslamofobi ile mücadelede elde edilecek yasal başarıların başka örneklerde de sorunun çözümüne etki edeceği için en başında İslamofobi mağdurlarına yasal destek verdiklerini söyledi. Ayıca başta başörtülü kadınlara ve çocuklara yönelik olmak üzere ilgililere psikolojik destek verdiklerini de ekledi.

Attalai’dan sonra Londra Üniversitesi’ne bağlı SOAS’dan Sham Qayyum, Britanya’daki yasal çerçeveyi İslamofobi ile mücadele bağlamında ele aldığı sunumunu gerçekleştirdi. Sham Qayyum, Britanya’daki yasal düzenlemelerin İslamofobi ile mücadelede bir sınırı olduğunu söyledi. Qayyum, İslamofobi ile mücadelede İnsan Hakları Yasası’nın ve 2010’da yürürlüğe giren Eşitlik Yasası’nın daha etkin kullanabileceğini söyledi.

Sham Qayyum, bu kanunların Müslümanlara farklı olma hakkı tanıdığını belirtirken özellikle toplumda görünür olan Cuma namazları, camiler, helal yemek ve Müslüman mezarlıkları gibi konularda etkili olabileceğini ekledi.

Son olarak Qayyum, bu yasaların bir kılıç olarak değil bir kalkan olarak kullanılması gerektiğini, yasaların böylece Müslümanlara daha fazla alan vereceğini söyledi.

Mohammed: “Veriler olmadan hikâyeler olgulara dönüşemez”

Pazar günü (11 Mart) gerçekleştirilen oturumlarda ilk sunum, Fransız sosyolog ve CCIF eski direktörü Marwan Mohammed tarafından gerçekleştirildi. İslamofobi ile mücadelede verilerin önemini vurgulayan Mohammed, sağlıklı veriler ve bu verilerden hareketle oluşturulacak raporların kamu kurumlarını etkileyebileceğini belirtti.

Mohammed, verilerin hikâye ve olgu arasındaki farkı yarattığını, “veriler olmadan hikâyelerin olgulara dönüşemeyeceği” vurgusu üzerinde durdu. Veri toplamanın sivil toplumun önemli bir görevi olduğunu söyleyen Mohammed, böylece İslamofobi ile mücadelenin daha etkin sürdürülebileceğini belirtti.

İslamofobi ile mücadelede sivil toplumun rolüne ilişkin ikinci sunum AGİT Ayrımcılık Karşıtlığı ve Hoşgörü Departmanı Yöneticisi Azra Junuzovic ve AGİT ayrımcılık danışmanı Dermana Seta’dan geldi.

İlk kısımda söz alan Azra Junuzovic, doksanlı yıllarda Bosna’da yaşadıklarından örnek vererek fiziki yardımın haricinde sivil toplumun nefret suçlarıyla mücadelede etkin bir araç olduğunu ifade etti. Junuzovic, verilerle birlikte hukuk düzeninin ve başlıca kamu kurumlarına hâkim olmanın İslamofobi ile mücadele için olmazsa olmaz olduğunu vurgulayarak BM, Avrupa Konseyi, AİHM, ECRI ve AGİT gibi kurumların yetki ve sorumlulukları hakkında bilgi verdi.

AGİT tecrübelerini katılımcılarla paylaşan Dermana Seta, AGİT’in İslamofobi ile mücadele bağlamında nasıl görevler üstlenebileceğini özellikle vurguladı.

İslamofobi ile mücadele konusunda sivil toplumun rolü konusundaysa kendinden önceki konuşmacıları onaylayan Seta, verilerin ve deneyim aktarımının kilit rol oynadığını belirtti.

Farid Hafez: “İslamofobi bütün Avrupa’yla ilgili bir sorun”

Çalıştayın son oturumu Georgetown Üniversitesi’nden Farid Hafez’ın sunumuyla başladı. Oturum, İslamofobi ve siyasi söylemler arasındaki ilişkiye odaklandı.

Hafez, İslamofobi’nin siyasi retorik tarafından yasallaştırıldığını vurgularken bir yandan da sadece Müslümanlarla değil bütün Avrupa ile ilgili bir sorun olduğunu söyledi.

Avrupalı devletlerin İslam’la ilgili meselelerde İçişleri Bakanlıklarıyla duruma müdahale ettiklerini, bu bakanlıkların ise din işlerinde sorumlu olmadığını söyleyen Hafez, bu durumun İslam’a karşı “asimetrik” bir yaklaşımın uygulandığını söyledi.

Çeşitli ülkelerdeki gelişmeleri hatırlatan Hafez, devletlerin Müslümanlığın siyasallaşmasını istemediğini, bu yüzden Macron’un Fransa’da başlattığı “Fransa’da Müslümanlığın yeniden planlanması” gibi çalışmaların ortaya çıktığını ifade etti.

Bu durumla mücadele etmek Hafez üç tavsiyede bulundu. İlk olarak eğitimin önemini vurguladı. İkinci adımda Müslüman toplulukların siyasi bir vizyonu olması gerektiğini söyledi. Son olarak Müslüman toplulukların hukukun üstünlüğünden şaşmaması gerektiğini belirtti.

Çalıştay, 11 Mart itibariyle sona ermiş olsa da çalıştayda tartışılan konuların çıktıları için çalışmalar devam ediyor olacak ve daha sonra GAV ve CCIF tarafından yayınlanacak.

İslamofobi ile Mücadele Çalıştayı İstanbul’da başladı

YTB katkılarıyla, GAV ve CCIF işbirliğinde düzenlenen “İslamofobi ile Mücadele” çalıştayı başladı.

“İslamofobi ile Mücadele: Kapsamlı ve Etkin Çözümlere Doğru” başlıklı çalıştay, bugün (10 Mart) İstanbul’da başladı. İki gün boyunca devam edecek olan çalıştaya Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’nın (YTB) katkılarıyla Göç Araştırmaları Vakfı (GAV) ve İslamofobi ile Mücadele Kolektifi (CCIF) ev sahipliği yapıyor.

Çalıştay, İslamofobi’yeilişkin farklı konuların detaylı olarak ele alındığı oturumlar öncesinde, açılış konuşmaları ile başladı. Açılış konuşmalarından ilkini gerçekleştiren CCIF Türkiye Temsilcisi Fırat Daş, İslamofobi’snin 11 Eylül sonrasında şiddetle arttığını ve buna karşı mücadelede en temel aktörlerin medya, basın ve sivil toplum kuruluşları olması gerektiğini vurguladı. CCIF Temsilcisi Daş’ın ardından selamlama konuşması gerçekleştiren Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) Başkanı Süleyman Arslan ise İslamofobi’nin dünyada geniş bir coğrafyaa yayılarak küresel bir olgu hâline geldiğine işaret etti.

Köse: “İslamofobi’nin zihinsel altyapısı araştırılmalı”

Çalıştay kapsamında konuşma yapan bir diğer isim ise YTB Başkanı Mehmet Köse oldu. Mehmet Köse, İslamofobi meselesinin zihinsel altyapısını oluşturan temel kavramların tartışılmasını ve bu kapsamda atılması gereken adımların ivedilikle belirlenmesi gerektiğini dile getirdi.

İslamofobi’nin marjinal bir düşünce olmaktan çıktığını vurgulayan Köse, “Bir zamanların marjinal olan söylemleri günümüzde popüler kültürün bir parçası hâline geldi. Birçok kesim tarafından kabul görmeyen pek çok yaklaşım bu minvalde normal karşılanmaya başlandı. Dolayısıyla başta devletlerin ve uluslararası örgütlerin bu konuda önlem almaları büyük bir önem arz ediyor” diyerek sorunun çözümünde kamu kurumlarının rolünün büyük olduğunu vurguladı.
Mehmet Köse, Ssvil toplum kuruluşlarının da İslamofobi ile mücadelede önemli bir rolü olduğu görüşünde. Köse, sivil toplumun özellikle önleyici etkilerinin olabileceğini düşünüyor: “Bizim amacımız ise siyasi mücadeleye gerek kalmadan en temel sosyal hakların teminat altına alınmasını sağlamaktır. Bu bağlamda sivil toplum kuruluşlarına da büyük görev düşmektedir.”

Yeneroğlu: “Küreselleşen dünyada ırkçı yaklaşımlara yer yok”

YTB Başkanı Köse’nin ardından Göç Araştırmaları Vakfı Başkanvekili ve AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu da açılış konuşmaları bağlamında konuştu. Yeneroğlu, Müslümanlarının en büyük sorunlarının başında dışlanmanın, ırkçılığın, ayrımcılığın geldiğini belirtirken özellikle son dönemde İslamofobik vakaların had safhaya ulaştığını ifade etti. “Almanya’da 2017 istatistiklerine göre her gün üç İslam karşıtı saldırı olmakta, bu da Avrupa ülkelerinde gelinen son noktayı gösteriyor” diyen Yeneroğlu, dün gece (9 Mart) Lauffen’de yaşanan cami saldırısını örnek vererek bu tip vakaların artık sadece aşırı sağdan gelmediğini vurguladı: “Lauffen’de yaşanan olaya benzer saldırıları eskiden ırkçı dazlaklar yapıyordu. Şimdi bunu PKK’lılar da yapmaya başladı.”

Saldırıların failleri değişse de devletin bu saldırıları aydınlatma konusunda isteksiz olduğuna ilişkin sitemde bulunan Yeneroğlu, “Bu tür saldırılarda failler bir türlü bulunamıyor. Buradaki temel problem de esasında devletin Müslümanlara yönelik saldırıların üstüne gitmemesi” dedi. Yeneroğlu bu gibi durumların önüne geçmek için sivil toplum inisiyatiflerinin önemini vurgularken çalıştayın bu amaca hizmet edebileceğini söyledi: “Kamuoyunda bu olaylardan pek bahsedilmiyor. Halbuki küreselleşen dünyada ırkçı yaklaşımlara artık yer olmamalı. Dolayısıyla bunları daha fazla duyurmak ve kamuoyu hassasiyetini çekmek için dünyanın her bölgesinden gelen uzmanlarla gerçekleştireceğimiz bu çalıştay oldukça arz ediyor.”

Kalın: “Ötekileştirilmeyi reddetmeliyiz”

Çalıştayın spesifik oturumları öncesi yapılan açılış konuşmalarında son olarak Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın söz aldı. İslamofobi olgusuna Batı-İslam İlişkileri çerçevesinde değinen Kalın, ırkçı söylemlerin geçmişte aşırı olarak nitelendirildiğini ancak günümüzde giderek normalleşmeye başladığını dile getirirken “Batı’da üretilen sahte sorunların gerçek problemlere sebep gösterildiğini” belirtti.

Batı toplumunda yaygın olan Müslüman imajını eleştiren İbrahim Kalın, basmakalıp yargıların gerçeklikle bağdaşmadığını söyledi. Kalın, sözlerinin devamında Müslüman devletlerin sahip oldukları güçle orantısız bir şekilde tehdit olarak görüldüğünü belirtti: “Bugün objektif olarak baktığımız zaman dünyanın en büyük orduları İslam ülkelerinde değil, Müslüman ülkeler de dünyanın en büyük ekonomilerine sahip değil. Nükleer silahlar bir-iki ülke haricinde neredeyse hiçbir İslam ülkesinin elinde değil. Nüfus yoğunluğuna bakıldığında Avrupa’da yaşayan Müslümanların sayısı belli. Ancak öyle bir hava yaratılıyor ki sanki yarın apokaliptik bir savaş olacak ve Müslüman ülkeler dünyanın en ileri silah teknolojileri ile ortaya çıkıp Batı toplumlarını ortadan kaldıracak. Böyle bir şey yok.”

İbrahim Kalın, genel kanının aksine “İşgal edilen ülkeler Müslüman ülkeler, ayrımcılığa uğrayanlar yine Müslüman toplumlar. Ancak tüm bunlara rağmen fatura yine Müslümanlara kesiliyor” dedi.

Kalın, konunun ciddiyetine dair net bir tutumun gerekliliğine işaret ederek “eğer bugün bir tedbir alınmazsa İslamofobik yaklaşımlar yarın Avrupa’da, Batı dünyasında başka felaketlere yol açabilir” diyerek İslamofobinin muhtemel olumsuz sonuçlarını hatırlattı.

İslamofobi ile mücadele için Batı’da yaşayan Müslümanlara da büyük bir görev düştüğü görüşünde olan Kalın, “Orada yaşayan Müslüman toplulukların, kendi temel hak ve hürriyetlerini savunma konusunda daha büyük bir gayret içinde olmaları gerekiyor. Bununla birlikte İslam karşıtlığının modern dünyanın yeni normali olarak kabul edilmesine her fırsatta karşı çıkmamız gerekiyor. Biz nasıl başkalarını ötekileştirmeden sarfınazar etmeliysek, başkaları tarafından ötekileştirilmeyi de reddetmek durumundayız” dedi.

Açılış konuşmalarının ardından başlayan çalıştay, yarın (11 Mart) ikinci gün oturumlarının gerçekleştirilmesi ardından bitecek. Çalıştaya ilişkin rapor daha sonra GAV ve CCIF tarafından yayınlanacak.

 

Trudeau, İslamofobiyle mücadele sözü verdi

Geçtiğimiz yıl yaşanan cami saldırısının yıl dönümünde konuşan Kanada Başbakanı Justin Trudeau, İslamofobiye karşı kararlı bir duruş sergileyeceklerini söyledi.

Geçtiğimiz yıl Quebec Camii’ne gerçekleştirilen saldırı, bu yıl büyük bir törenle anıldı. Törene birçok sivil toplum kuruluşundan temsilcilerin yanında siyasetçiler de katıldı. Quebec Başbakanı Philippe Couillard ve muhalefet temsilcileri, İslamofobiye karşı birlik mesajı verdi.

Etkinlik öncesi parlamentoda söz alan Kanada Başbakanı Trudeau ise tüm milletvekillerine çağrıda bulunarak İslamofobiye karşı birlikte mücadele etmeleri gerektiğini söyledi.

“Açıkça ayağa kalkıp İslamofobi ve ayrımcılığın her türlüsünün karşısında olduğumuzu söylememiz, saldırının kurbanlarına borcumuzdur” diyen Trudeau’nun sözleri parlamentoda yoğun alkış aldı.

Saldırının anısına Trudeau’dan sonra konuşma yapan Muhafazakar Parti lideri Andrew Scheer, İslamofobi tabirini kullanmadı. Durumu “terör saldırısı” ve “nefret suçu” olarak niteleyen Scheer, “saldırı tüm bölgeyi, eyaleti ve ülkeyi sarsan bir terör faaliyetiydi” diyerek saldırıyı lanetledi.

Daha sonra Quebec Camii’ne geçen Trudeau, anma töreninde konuşurken Muhafazakar Parti’nin duruşunu eleştirerek “Neden İslamofobi kelimesi bizi rahatsız ediyor? Kimse homofobi kelimesinden şikayetçi değil ama İslamofobi kelimesi bizi boğuyor” dedi.

Ne olmuştu?

29 Ocak 2017 tarihinde gerçekleştirilen Quebec Camii saldırısı, aşırı sağcı Alexandre Bissonnette tarafından akşam namazı çıkışında gerçekleştirilmişti. Bissonnette, otomatik silahla cemaate ateş açmış bunun sonucunda altı kişi yaşamını kaybetmişti. Saldırı, Kanada tarihindeki en büyük İslamofobik saldırı olarak kayda geçti.

Fransa’da Müslüman karşıtı eylemler düşüşte

2017 yılında Fransa’da Müslüman karşıtı eylemlerde yüzde 34,6 oranında düşüş yaşandığı açıklandı.

Fransa İslam Konseyi’ne (CFCM) bağlı, İslamofobi’ye Karşı Ulusal Gözlemevi (ONCI) tarafından, 1 Şubat Perşembe günü yapılan açıklamada, 2017 yılında bir önceki yıla göre Müslüman karşıtı eylemlerde yüzde 34,6 oranında düşüş yaşandığı belirtildi.

2016 yılında Müslümanlara yönelik 186 saldırı kayıtlara geçerken, 2017 yılında bu rakamın 121’e düştüğü görüldü. Bu saldırıların 68’i ibadethanelere yönelik olurken bir önceki yılda 78 cami ve mescit İslamofobik saldırılardan nasibini almıştı.

Buna ek olarak, 2016 yılında Müslüman mezarlarına yönelik kayıtlara geçmiş 7 saldırı bulunmaktaydı. 2017 yılında bu alanda yapılan saldırıların da azaldığı ve 4 Müslüman mezarının tahrip edildiği görüldü.

Gözlemevi başkanı Abdallah Zekri konuyla ilgili yaptığı açıklamada, politikacıların ve bazı kesimlerin, İslam’ı ve Müslümanları damgalamaktan çekinmeyen konuşmalarının, Müslüman karşıtı eylemlerin faillerini cesaretlendirdiğinin altını çizdi ve bu otoriteleri tavırlarını değiştirmeye davet etti.

Öte yandan, Müslümanlara yönelik saldırılarla ilgili savcılığa yapılan bazı şikâyetlerin bir yıldır sonuçlanmadığını belirten Zekri, bu konuda adaletin daha hızlı işlemesini umut ettiklerini açıkladı.

Macar başbakandan “Müslüman istilacılar” çıkışı

Macaristan Başbakanı Viktor Orban, Avrupa’ya gelen sığınmacılardan “Müslüman istilacılar” olarak bahsetti.

Geçtiğimiz hafta sonunda Almanya’nın önde gelen gazetelerinden Bild, son zamanlarda yaptığı çıkışlarla sık sık gündeme gelen Macar Başbakan Viktor Orban ile bir röportaj gerçekleştirdi. Orban, gazeteye verdiği demeçte Avrupa’ya gelen sığınmacılar hakkında “Biz onları Müslüman sığınmacılar olarak değerlendirmiyoruz. Onları Müslüman istilacılar olarak görüyoruz” dedi.

Orban, Suriye’den Avrupa’ya yol alan bir sığınmacının Macaristan’a ulaşmak için dört ülke geçmesi gerektiğine işaret ederek, “Herkes Almanya’ya gitmek istiyor. Yani demek ki canlarını korumaktan ziyade ekonomik göç yaptıkları ve daha müreffeh bir hayat aradıkları bu şekilde ispatlanıyor” ifadelerini kullandı.

Öte yandan çok kültürlülük konusunun da sadece bir aldatmacadan ibaret olduğunu ve bunu istemediklerini belirten Orban, çok sayıda Müslümanın gelmesi durumunda paralel toplumların meydana gelebileceğini iddia ederek, “Hıristiyan ve Müslüman toplumları asla birbiriyle bağlanamaz” diye konuştu.

Uygurların biyolojik verileri Çin tarafından arşivleniyor

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün son yayınladığı rapor, Çin’de uygulanan İslamofobiyi ve yabancı düşmanlığını bir kez daha gözler önüne serdi.

Çin’in batısında yer alan ve yoğun olarak Uygur Türklerinin yaşadığı Sincan Özerk Bölgesi’nde yaşananlar, İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından yoğun eleştiriye tabi tutuldu. Rapora göre Çinli yetkililer, bölgede yaşayan ve 12-65 yaş arasında olan tüm insanların DNA örneklerini, gözbebeği taramalarını ve kan gruplarını topluyor.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW, Human Rights Watch) uygulamayla ilgili kaygılarından birisi de, bu verilerin gelecekte ifade özgürlüğünü etkileyecek biçimde kullanılması ihtimali. Benzer bir ifade, uygulamanın kanuni altyapısını oluşturan yasada da geçiyor. Yasada, uygulamanın sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi yanında “toplumsal istikrara” da faydalı olacağı açıkça belirtiliyor.

Uygulama sadece bölgeyle sınırlı değil. Çalışmak için yoksul bölgeyi terk edip Çin’in farklı şehirlerinde ikamet eden kimselerden de yasa gereği bu örnekler toplanıyor; bu durum da uygulamanın İslamofobik saiklerle yürürlüğe koyulduğu iddialarını nitelikte olarak değerlendiriliyor.

Konu hakkında konuşan İnsan Hakları İzleme Örgütü Çin Direktörü Sophie Richardson, “tüm nüfusun biyolojik verilerinin zorunlu olarak toplanması, uluslararası insan hakları normlarının toptan ihlali anlamına geliyor ve ücretsiz sağlık programları çerçevesinde gizlice yapıldığında daha da rahatsız edici bir hale bürünüyor” diyerek durumdan duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün uygulamayla ilgili kaygılarından birisi de, bu verilerin gelecekte ifade ve inanç özgürlüğünü etkileyecek biçimde kullanılması ihtimali. Çin Hükümeti daha önce birçok defa bölgedeki protestoları şiddet kullanarak bastırmış ve uluslararası kamuoyunun tepkisini çekmişti.

Bölgede yaşayan Uygurların sadece fiziksel şiddete maruz kalmadığını ispatlayan tek uygulama biyolojik verilerin Çin tarafından toplanmasıyla kalmıyor; Uygurlar sistematik bir şekilde eğitim ve sağlık hizmetlerinden mahrum bırakılıyorlar.

Örneğin geçtiğimiz yıl eğitim amacıyla başta Türkiye olmak üzere yurtdışına giden öğrencilerin bölgenin “toplumsal istikrarına” zararlı oldukları gerekçesiyle yurtdışına seyahat etmeleri yasaklanmış, giden öğrencilerin geri dönmeleri emredilmişti.