Tag Archives: Diaspora

Hem göçmen hem kadın: Diasporanın başarılı kadınları

Yabancı bir topluma göç eden Türk kadınları bugün başarılı çalışmaları ile diaspora Türklerine öncü oldular. Hem göçmen hem kadın olarak fazlasıyla engel aşmak zorundalar…

Her yıl gelecek daha iyi olsun diye umutla kutlanan “Dünya Kadınlar Günü”ne bu yıl da toplumsal cinsiyet eşitliğinin bir insan hakkı olduğu vurgusu hâkim. Dünya genelinde kutlanan bu günde kadınların cinsiyet ayrımı, psikolojik veya fiziksel şiddet ve işgücüne katkıları gibi konular gündemde.

2018’de aktivist kadın teması

Birleşmiş Milletler’in 8 Mart gününe sabitlediği “Dünya Kadınlar Günü”, insan hakları bağlamında kadın hakları ve cinsiyete dayalı eşitsizliklere karşı mücadele edebilmek adına kutlanıyor.

Feminist aktivistlerin çalışmalarının sonucu olarak ilk kez 1909 yılında ABD’de kutlanan “Ulusal Kadın Günü” daha sonra evrensel çerçevede tüm dünya kadınlarının eşitliğini hedefledi. 1977’den bu yana 41. kez kutlanan kadınlar günü bu yıl da “Vakit geldi: aktivistler kırsal ve kentsel alanlarda kadınların yaşamlarını dönüştürüyorlar” temasıyla öne çıktı. Türkiye’de kadınlar günü ise ilk defa 1921 yılında “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlandı.

Kadınların işgücüne katılımı

Dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınların toplumsal gelişmeye katkıları göz ardı edilemeyecek kadar önemli bir mesele. Fakat Türkiye’de kadınların işgücüne katılımı, OECD ve AB ülkelerinde yüksek düzeyde seyreden oranlara kıyasla, daha düşük bir seviyede kalmış durumda.

Öte yandan rekabetin yüksek olduğu işgücü piyasasında kadınların işgücü piyasasına katılımının daha az olması bir yana, kadınların erkeklere eşit işe eşit ücret alamaması ise hâlâ dünya genelinde çözülememiş bir sorun.

Örnek teşkil eden ‘diaspora kadınları’

Kadının işgücüne katılımı meselesi açılınca, 1960’lı yıllardan itibaren Batı Avrupa’daki istihdam açığına katkı sunmak amacıyla yapılan anlaşmalar neticesinde Avrupa’ya göç eden Türkleri de atlamamak gerekiyor. Gittikleri ülkenin şartlarına yabancı olan Türkiye kökenli pek çok kadın hayata tutunabilmek adına cinsiyet ayrımı gözetmeksizin yoğun şartlar altında çalıştı. Yurtdışına göçlerle birlikte yeni bir çevre edinen kadın, söz konusu dönemde kırsal alanda edinmesi zor bir hayat içerisinde aktif olarak rol almaya başladı.

Bugün artık Türk diasporasının bir parçasını oluşturan göçmen kadınlar, ülkemiz adına olumlu örnekler oluşturuyorlar. Konya Kulu’dan 30 yıl önce İsveç’e göç eden Fatma İpek Alcı, mahallesindeki kadınlarla bir güvenlik derneği kurdu. Sayıları yaklaşık 20’ye ulaşan kadınlar yaşadıkları mahallenin güvenliğini sağlamaya başladı. Türk kadınlarının sosyal hayata katkılarını öne süren 63 yaşındaki Alcı, İsveç’in önde gelen gazetelerinden olan “Aftonbladet” tarafından “yılın kahramanı” ödülünü aldı.

Bir diğer başarı öyküsü ise Belçika Türklerinden olan Mahinur Özdemir’e ait. Özdemir, Brüksel Üniversitesi’nde eğitimini tamamlamasının ardından bir kadın milletvekili figürü olarak 2009 yılından beri Brüksel Parlamentosu’nda görev alıyor. Yaşadığı ülkenin değerleriyle Türk kültürünü birleştiren genç siyasetçi, başörtülü olarak girdiği mecliste entegrasyon konusunda olumlu örneklerden biri. Mahinur Özdemir, hâlihazırda Belçika’da birçok kadın ve gencin siyaset içerisinde aktif rol almalarına öncülük ediyor.

Yurtdışında yerleştikleri toplumlarda, hem siyasette hem de girişimcilikleri ile başarı sağlayan daha pek kadın bulunuyor. Söz konusu kadınların hepsi, hem göçmen hem de kadın olarak bulundukları ülkelerde önlerine çıkan pek çok engel ile kat be kat mücadele ederek başarılara imza atmış durumda.

Ortaya çıkışının 6. yılında NSU

Almanya’da dokuz göçmen ile bir Alman polisinin ölümünden sorumlu tutulan ve 4 Kasım 2011’de varlığı tesadüf eseri ortaya çıkan Nasyonal Sosyalist Yeraltı örgütü (NSU), Alman devletinin aşırı sağ ile verdiği sınavın en büyük ölçütlerinden birinin teşkil etmeye devam ediyor. Davaların üzerinden yedi yıl geçmesine rağmen örgütün üzerindeki sis perdesi hala kalkmış değil.

4 Kasım 2011 tarihinde, Almanya’nın Thüringen eyaletine bağlı küçük bir şehir olan Eisenach’ta, Uwe Mundlos ve Uwe Böhnhardt isimli iki Alman vatandaşı bir banka soygunu gerçekleştirmiş; ikili, soygunu gerçekleştirdikten sonra şehir merkezinden uzaklaşarak karavanlarına yönelmişlerdi. Ancak burada polis kuvvetleri tarafından sıkıştırılınca yakalanacaklarını anlayan soyguncular, teslim olmak yerine intihar etmişlerdi.

Ne var ki bulundukları karavandan çıkan silahlar, olayın sonuçları bakımından sıradan bir banka soygunu olmadığını ortaya çıkardı. Nitekim karavanda, 2007 yılında öldürülen polis memuru Michelle Kiesewetter ve aynı olayda ağır yaralan ekip arkadaşının silahları bulundu. Bunun yanı sıra çok sayıda silah ve mühimmat ele geçirildi.

Aynı gün içinde Zwickau şehrinde kundaklanan bir evden çok sayıda silah, mühimmat ve belge çıktı. Ev, Mundlos ve Böhnhardt’ın intiharını öğrenen arkadaşları Beate Zschäpe tarafından yakılmıştı. Yapılan incelemeler neticesinde evde bulundan Česká marka silahın, 2000-2006 yılları arasında sekizi Türk, biri Yunan olmak üzere dokuz göçmenin katledilişinde kullanılan silah olduğu ortaya çıkarıldı.

Almanya’nın NSU karnesi

Alman devletinin, bugüne kadar yaşanan gelişmeler göz önüne alındığında NSU’ya karşı mücadelede yeterince etkin davranmadığı söylenebilir. Her ne kadar Şansölye Angela Merkel, birçok kez konunun şüpheye yer bırakmayacak şekilde aydınlatılacağını ifade etmiş olsa da şimdiye dek yürütülen soruşturmalar neticesinde tam tersi bir durum söz konusudur.

Dosya imhalarını; kasıtlı bir şekilde yapıldığı izlemini veren ve mütemadiyen tekrar eden hataları; şüpheli koşullar altında ölen tanıkları ve “tesadüfen” suç mahallerinde bulunup “hiçbir şeye tanık olmayan” istihbarat görevlilerini dikkate aldığımızda konunun açıklığa kavuşturulmasının Alman devleti için birincil planda olmadığı algısı daha baskın hale gelmektedir.

Ne var ki Almanya’nın konuya yönelik tutumu ülkenin uluslararası itibarını uzun yıllar boyunca etkileyecektir. Bu bağlamda Şansölye Merkel’in vaatlerinin yerine getirilmesi her şeyden önce Almanya’nın yararına olacaktır.

NSU’nun Türk kurbanları

Enver Şimşek (11 Eylül 2000): NSU terörünün bilinen ilk kurbanı, Isparta doğumlu Enver Şimşek’tir. 1986’da Almanya’ya göç eden Şimşek, önceleri bir fabrikada çalışırken daha sonra kendi işini kurarak çiçekçilik yapmaya başlamıştı. 9 Eylül tarihinde Nürnberg’de silahlı bir saldırı sonucu ağır yaralandı. Ancak iki gün boyunca verdiği yaşam mücadelesi sonuç vermedi. Arkasında bir eş ve iki çocuk bıraktı.

Abdürrahim Özüdoğru (13 Haziran 2001): NSU’nun bilinen ikinci kurbanı Yenişehirli Abdürrahim Özüdoğru’dur. 1972 yılında üniversite eğitimi için Almanya’ya gitmişti. Bir fabrikada çalışıyor ve aynı zamanda terzilik yapıyordu. 13 Haziran günü Enver Şimşek gibi Nürnberg’de, çalıştığı terzi dükkânında Mundlos ve Böhnhardt tarafından katledildi. Hayatını kaybettiğinde 49 yaşındaydı.

Süleyman Taşköprü (27 Haziran 2001): 20 Mart 1970’de Afyon’da dünyaya gelen Süleyman Taşköprü, Hamburg’da yaşıyor ve babasından devraldığı manav dükkânını işletiyordu. Saldırıya uğradığında dükkânındaydı. Cansız bedeni bir gün sonra babası tarafından bulundu. Ölümünün ardından çete bağlantıları olduğu iddiaları ortaya atılsa da bu husus hiçbir zaman kanıtlanamadı. Arkasında bir eş ve bir kız çocuğu bıraktı.

Habil Kılıç (29 Ağustos 2001): 1963 yılında Artvin’de dünyaya gelen Habil Kılıç, 2000 yılının başından beri Münih’te, eşiyle birlikte taze gıda satan bir dükkân işletiyordu. Saldırıya uğradığında Süleyman Taşköprü gibi o da kendi dükkânındaydı. Bir müşterisi tarafından ağır yaralı halde bulundu. Ancak ambulans gelene kadar yaralarına yenik düştü. Kılıç, 38 yaşında hayatını kaybederken arkasında bir eş ve bir çocuk bıraktı.

Mehmet Turgut (25 Şubat 2004): Elazığ doğumlu olan Mehmet Turgut, NSU cinayetine kurban gittiğinde sadece 27 yaşındaydı. Maddi nedenlerden dolayı daha önce birçok kez Almanya’ya gitmiş ancak her seferinde sınır dışı edilmişti. 2003’te şansını yine denemiş ve Hamburg’daki sığınmacı kampına gönderilmişti. Geçimini temin etme amacıyla elma bahçelerinde ve dönercilerde çalışıyordu. Rostock’da, henüz on gündür çalıştığı dönerci dükkânını açarken kafasına ve boynuna isabet eden kurşunlar sonucunda hayatını kaybetti.

İsmail Yaşar (9 Haziran 2005): Aslen Şanlıurfalı olan İsmail Yaşar, tıpkı Mehmet Turgut gibi dönercilik yapıyordu. 23 yaşındayken Almanya’ya göç etmişti. 9 Haziran günü, Nürnberg’de uğradığı silahlı saldırı sonucunda olay yerinde hayatını kaybetti. 50 yaşında olan Yaşar, evli ve üç çocuk babasıydı.

Mehmet Kubaşık (4 Nisan 2006): 1966 yılında Kahramanmaraş’ta doğan Mehmet Kubaşık, 1991 yılında Almanya’ya iltica etmişti. Dortmund’da kendi büfesini işletiyordu. 4 Nisan günü dükkânında uğradığı silahlı saldırı sonucunda hayatını kaybetti. Ölümünün ardından olayın mafya bağlantıları ile ilişkili olduğu öne sürüldü. Ancak bu iddia hiçbir zaman kanıtlanamadı. Kubaşık’ın üç çocuğu vardı.

Halil Yozgat (6 Nisan 2006): NSU cinayetlerinin en genç kurbanı olan Halil Yozgat, 1985 yılında Kassel’da dünyaya gelmişti. Babası ile birlikte internet kafe işletiyor, işten sonra da bir akşam okuluna giderek lise eğitimini tamamlamaya çalışıyordu. 6 Nisan günü uğradığı silahlı saldırı sonucunda hayatını kaybettiğinde daha sadece 21 yaşındaydı.

NSU’nun ortaya çıkışının altıncı yılında merhumları rahmetle anıyoruz.

Misafir işçilikten diasporaya: Almanya’ya göçün 56. yılı

Bugün (30 Ekim) Almanya ile Türkiye arasında 1961 yılında imzalanan “İşgücü Anlaşması”nın 56. yıl dönümü. Haydarpaşa Garı’ndan 450 kişi ile başlayan göç süreci, bugün üç milyonluk bir nüfusa ulaşmış durumda. Yarım asrı aşan bu süreç, aynı zamanda “misafir işçilikten Türk diasporasına” evrilen bir tarihin de yansıması.

Almanya’nın işçi açığı

Yaklaşık 55 milyon insanın hayatına mal olduğu tahmin edilen II. Dünya Savaşı’nın ardından Almanya için her anlamda yeni bir dönem başlıyordu. Savaşın bilançosu ağırdı: 6 milyon Alman ölmüş, şehirlerin çoğu harabe olmuş ve 1949 yılına gelindiğinde Nazi döneminin külleri üzerine inşa edilen Federal Almanya Cumhuriyeti doğudaki topraklarından mahrum kalmıştı.

Almanya’nın bu dönemde belki de en büyük şansı, ülkesini tavizsiz bir şekilde Batı ile bütünleştirmek isteyen Konrad Adenauer’in Şansölyeliğe seçilmesi oldu. 1950’deki Avrupa Konseyi üyeliği, 1951’de Avrupa Kömür ve Çelik Teşkilatı’nın kurulması, 1954’te Batı Avrupa Birliği ile NATO’ya giriş, Batı entegrasyonunun en somut yansımalarını teşkil etti. Böylece ülke; siyasal, ekonomik ve güvenlik açılardan rahat bir nefes alabildi.

Almanya’nın meşhur “ekonomik mucizesi” (Wirtschaftswunder) bu sürece paralel olarak ilerledi. Ekonomik model olarak sosyal piyasa ekonomisinin benimsenmesi ve “Herkes İçin Refah” (Wohlstand für alle) sloganı altında sanayi üretimi 1950-1963 yılları arasında reel olarak yüzde 185 arttı. 1960 yılında ise 150 bin işsize karşı 650 bin açık iş pozisyonu ile Almanya’da ilk defa tam istihdam sağlandı.

Bu realite Almanya’yı bir kez daha yabancı işçilere yöneltirken –zira 1955’te İtalya ile bir işgücü anlaşması yapılmıştı- 1960’ta Yunanistan ve İspanya ardından da 1961’de Türkiye ile bir işgücü anlaşması imzalandı. Benzer anlaşmalar daha sonra Fas (1963), Portekiz (1964), Tunus (1965) ve Yugoslavya (1968) ile yapılacaktı. Almanya ile Türkiye arasındaki bu anlaşma, ikili ilişkilere yeni bir boyut kazandırırken her ne kadar o dönemde kimse öngöremese de aynı zamanda Almanya’daki Türk diasporasının temelini atmış oluyordu.

Anlaşmanın arka planı

30 Ekim 1961 tarihli İşgücü Anlaşması, esasında Türkiye’nin girişimleri sonucunda imzalanabildi. Türkiye’yi anlaşmaya iten üç temel etken vardı: İlki, ülke nüfusunun 1960 yılında yüzde 28,5 gibi rekor bir artış hızıyla, sadece on senelik bir süreçte 20 milyondan 28 milyona çıkmasıydı. Hükümet, anlaşma ile bir anlamda işgücü ihraç ederek kendi işgücü piyasasının yükünü hafifletmeyi amaçlamıştı.

İkincisi, Almanya’daki Türk işçileri vasıtasıyla ülkeye döviz girişinin sağlanmasıydı. Bu konuda gerçekten de bir başarı sağlanabildi. Örneğin; 1972 yılında ödemeler dengesinin 1,8 milyar mark açık verdiği Türkiye’ye, aynı yıl Almanya’daki işçiler vasıtasıyla 2,2 milyar marklık bir döviz girmişti. 1973 yılındaki döviz girdisi dış ticaret açığını kapatacak büyüklükteydi.

Üçüncüsü ise Almanya’daki işçilerin Türkiye’ye ‘geri döndüklerinde’ edindikleri bilgiler ile ülkenin modernizasyonuna katkıda bulunacakları öngörüsüydü. Zira anlaşmanın imzalandığı tarihlerde Türkiye’de çalışan nüfusun yüzde 77’si tarımla meşgul iken sadece yüzde 10’luk bir kesim endüstriyel alanda bir işe sahipti.

Diğer taraftan Almanya’nın ise anlaşma öncesinde bazı tereddütleri vardı. Özellikle dinsel ve kültürel farklılıktan dolayı Türk işçilerle yerli işçiler arasında sorunların çıkmasından çekiniliyordu. Ancak 1961 Haziranı’nda Berlin duvarının inşası ile doğudan gelen işçi akımı kesilince piyasanın ihtiyacı, çekincelere üstün geldi ve taraflar sadece 4 ay sonra Bad Godesberg’de iki ülke arasındaki ilişkileri çok katmanlı hâle getirecek olan anlaşmayı imzaladılar.

Göç süreci

Anlaşmada Türk işçileri açısından azami olarak iki yıllık bir oturum söz konusu olmuş ve aile birleşimine hiç değinilmemişti. 1964 yılına gelindiğinde, özellikle Alman işveren derneklerinin baskıları sonucunda oturum süresini içeren madde kaldırıldı. Ancak aile birleşimi için 1973 tarihine kadar beklenildi. 1973 tarihi aynı zamanda Almanya’nın işçi alımını durdurduğu yıldı. Bu döneme kadar Almanya’da çalışmak için başvuruda bulunan Türk vatandaşlarının sayısı 2,6 milyondur. Başvuruları kabul edilenlerin sayısı ise 867 bin.

Almanya’ya giden ilk işçiler banyo, tuvalet mutfakların ortaklaşa kullanıldığı yurtlarda kaldılar. Dil sorunu nedeniyle temel ihtiyaçlarını dâhi zor karşıladılar. İlerleyen yıllarda ailelerin de Almanya’ya gelişiyle yurtların yerini ucuz ve düşük standartlı evler aldı ve zamanla büyük şehirlerde Türklerin yoğunlaştığı mahalleler oluşmaya başladı. 1961’de Almanya’daki yabancı işçilerin sadece yüzde 1’lik kısmını oluşturan Türkler, 1973 yılında ülkenin en büyük grubu hâline geldiler.

Tablo 1: Almanya’daki Yabancı İşçilerin Oranları (%)

Ülke 1961 1967 1973
Türkiye 0,97 9,54 22,96
Yugoslavya 2,39 7,78 17,69
İtalya 28,66 22,85 15,9
Yunanistan 6,13 11,12 10,28
İspanya 6,44 9,8 7,24
Portekiz 0,11 1,33 2,82
Diğer 61,42 37,58 23,11

Kaynak: WSI Report (2014)

Esasında işçi alımının durdurulması Almanya’daki Türk varlığını kalıcı hâle getirmişti. Ancak ne Almanlar ne de Türkler bu gelişmeye karşı hazırlıklı değillerdi. Almanların göçmen realitesini kabul etmeleri uzun yıllar sürdü. 1983-84 yıllarında çıkartılan ve Türklerin belli bir ücret karşılığında ülkelerini dönmelerini amaçlayan “Geri Dönüşü Teşvik Yasası”ndan (Rückkehrförderungsgesetz) beklenilen sonuç alınmayınca günümüzde de hâlâ tartışılmaya devam edilen uyum politikalarına odaklanıldı.

1980’li yılların başından 90’lı yıllara kadar geçen süre zarfında ise Almanya’da yabancı düşmanlığı giderek artmaya başladı. “Tekne dolu” (Das Boot ist voll) ya da “Yabancılar dışarı” (Ausländer raus) gibi sloganlar sıklıkla duyulmaya başlarken şiddet olayları da baş gösterdi. 1992’deki Mölln saldırısında Türkiye kökenli üç kadın hayatını kaybederken, sadece bir sene sonra altı kişinin hayatına mal olan Solingen faciası ile bu saldırılar doruk noktasına ulaştı. Son olarak Nasyonal Sosyalist Yeraltı Örgütü’nün (NSU) 2000-2007 yılları arasında sekiz Türk vatandaşını öldürmesi göz önüne alındığında, Almanya’da bu konuda alınması gereken daha epey yolun olduğu aşikâr görünüyor.

Günümüz Almanya’sındaki Türkler

Almanya’ya göçün 56. yılı itibariyle bu ülkede yaşayan Türklerin sayısı üç milyonu bulmuş durumda. Bu sayı Almanya’daki nüfusun yüzde 4’üne tekabül ediyor. Almanya’daki tüm göçmen kökenliler arasında ise bu oran yüzde 18. Sadece Türk vatandaşlığına sahip olanların sayısı 1,5 milyon civarında. Almanya’da doğan Türklerin sayısı da aynı şekilde 1,5 milyona yakın.

Kısa bir süre öncesine kadar “misafir işçi” olarak nitelendirilen Türkiye kökenli göçmenler sadece kalıcı olmakla kalmayıp aynı zamanda işveren konumuna da yükseldiler. Nitekim günümüzde büyük-küçük 95 bine yakın Türk işletmesi Almanya’da faaliyet gösteriyor ve 500 bin kişi bu işletmelerde istihdam edilmiş durumda. Söz konusu işletmelerin toplam yıllık cirosu ise 50 milyar euro.

Öte yandan her ne kadar Almanya’daki Türk toplumu özelinde uyum tartışmaları devam etse de edebiyattan; sanata; siyasetten; spora birçok alanda faaliyet gösteren Türkiye kökenli kişiler söz konusu. Yönetmen Fatih Akın, sanatçı Ayşe Erkmen, siyasetçi Aydan Özoğuz ve futbolcu Mesut Özil, Almanya çapında yakından tanınan isimlerden sadece bir kaçı.

Diğer olguları da göz önüne aldığımızda, günümüzde Almanya’daki Türkiye kökenli milyonların tüm sorunlara ve tartışmalara rağmen yaşadıkları ülkenin etken birer toplumsal kitle hâline geldikleri açık.

Ekonomiye diaspora dopingi

Tatillerini memleketlerinde geçirmek için Türkiye’ye gelen diasporadaki Türkiye vatandaşları, ülke ekonomisine önemli bir katkı sağladı.

Anadolu Ajansı’nın haberine göre, çoğunluğu Batı Avrupa’da olmak üzere 6 milyondan fazla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı diasporada yaşıyor. Bu vatandaşların tatil tercihleriyse çoğunlukla memleketleri ve Türkiye’deki yazlık bölgeler oluyor. Her yaz gerçekleşen bu göç hareketi Türkiye ekonomisine önemli ölçüde katkı sağlıyor.

Ajans tarafından aktarılan TÜİK verilerine göre, Ocak 2012 – Temmuz 2017 tarihleri arasında yurtdışından Türkiye’ye 203 milyon 796 bin 229 kişi giriş yaptı. Bu kişilerin 30 milyondan fazlası diasporada yaşayan vatandaşlar oldu.

Yurtdışında ikamet edip Türkiye’yi ziyaret eden vatandaşlarla yapılan çalışmaya göre, vatandaşların yarısı Türkiye’ye “akraba ve arkadaş ziyareti” amacıyla geldi. İkinci sırada gezi ve tatil amacıyla gelen vatandaşlar yer alırken bu kişilerin sayısı geçtiğimiz beş buçuk yılda 6 milyon 200 bin oldu.

Türkiye’de ortalama 18,4 gün kalan vatandaşlar, kişi başı bin 72 dolar harcayarak toplamda Türkiye ekonomisine 33,2 milyar dolarlık katkıda bulundu.

Anadolu Ajansı’nın ulaştığı Birleşmiş Markalar Derneği (BMD) Başkanı Sinan Öncel’e göre, diasporada yaşayan vatandaşların ekonomiye katkısı özellikle yaz aylarında gerçekleşiyor. Vatandaşların yaşadıkları ülkelerde bulamayacakları gıda maddelerine ilgi gösterdiklerini belirten Sinan Öncel, “Onların ülkemize özgü ürünlere gösterdikleri ilgi, özellikle gıda perakendesindeki markalarımızın satışına olumlu yansıyor” dedi.

Bu durumun benzer bir şekilde taraftar ürünlerinin satıldığı spor mağazalarında da gözlemlenebildiğini belirten Öncel, lig maçlarının oynanmadığı yaz aylarında bu mağazaların cirolarının büyük oranda artmasının sebebinin gurbetçiler olduğunu söyledi.

Bu yıl da uzun kuyruklar oluştu

Bu ilgi aynı zamanda her yıl gümrüklerdeki uzun kuyrukları da beraberinde getiriyor.

30 Ağustos tarihinde Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfekçi tarafından yapılan açıklamaya göre, en yoğun günlerin yaşadığı 30 Haziran-26 Ağustos tarihleri arasında Trakya’daki 5 sınır kapısından 379 bin 704 araç girişi, 311 bin 910 araç çıkışı yapılmış durumda. Bu sayı, günde 3 bin 500 aracın çıkış yapması anlamına geliyor. Bu yoğunluğun büyük bir kısmını yurt dışından Türkiye’ye giden Türkiye vatandaşları oluşturuyor.

Ayrıca bu yıl araç girişleri geçtiğimiz yıla göre artmış görünüyor. Gümrük Bakanlığı verilerine göre, geçtiğimiz yıl 21-29 Ağustos haftasında 62 bin 670 araç ülkeye giriş yaparken bu yıl yüzde 12 artışla 70 bin 614 araç Trakya’daki sınır kapılarından Türkiye’ye giriş yapmış durumda.

İsviçre Diasporası

Afrika’dan Avrupa kıtasına göç hız kazanırken, Avrupa içinde de göç hareketleri göze çarpıyor. Bunun en önemli örneklerinden biri de İsviçre Dışişleri Bakanlığı’nın (EDA) açıkladığı veriler oldu. Sözkonusu verilere göre yurt dışında yaşayan İsviçre vatandaşlarının sayısı 2016 yılında 774 bin 923’e ulaştı. Bu sayı 2015 yılında yaklaşık 760 bin olarak kayıtlara geçmişti.

İsviçre diasporasının yüzde 62’si yine Avrupa kıtasında yaşıyor. Diasporanın yerleştiği ülkelerin başında 200 bin kişi ile Fransa geliyor. Fransa’yı ise 90 bin ile Almanya, 80 bin ile Amerika Birleşik Devletleri takip ediyor. 50 bin İsviçreliye ev sahipliği yapan İtalya da listede önemli bir yer tutuyor.   Kanada, İngiltere, İspanya, İsrail ve Avusturya’da da 19 bin-40 bin arasında İsviçreli ikamet ediyor. Türkiye’de ise 16 bin 500 İsviçreli yaşıyor. Bu sayının 2015’e kıyasla yüzde 8,6 artmış olması da ayrıca dikkat çekici.

İsviçre diasporası hem İsviçre Ulusal Konseyi hem de Konfederasyon seçimlerinde oy kullanabiliyor. Ayrıca ülke 1916 yılından bu yana da “Yurt Dışındaki İsviçreliler Organizasyonu” (Die Auslandschweizer-Organisation/ASO) ile diasporasını desteklemektedir.

Konuya ilişkin detaylara aşağıdaki adresten ulaşabilirsiniz.

http://www.swissinfo.ch/ger/gesellschaft/die-fuente-schweiz-in-zahlen_immer-mehr-schweizer-leben-im-ausland/42996630?srg_evsource=newsletter&ns_mchannel=email&ns_source=swi-nl&ns_campaign=nl-w[10]