Haberler

İslamofobi ile Mücadele Çalıştayı sona erdi

10 Mart Cumartesi günü başlayan İslamofobi ile Mücadele Çalıştayı tamamlandı. İslamofobiyle ilgili pek çok önemli noktanın altını çizen çalıştay, mücadeleye ilişkin ipuçları da verdi.

İstanbul’da düzenlenen ve “İslamofobi ile Mücadele: Kapsamlı ve Etkin Çözümlere Doğru” başlığını taşıyan çalıştay, iki günlük oturumların ardından sona erdi. Çalıştayda, İslamofobi olgusunu eğitimden istihdama, güvenlikten yasal düzenlemelere kadar farklı boyutlarıyla ele alan bir dizi oturum gerçekleştirildi. Çalıştayda öne çıkan vurgu ise İslamofobi olgusunun başta Avrupa olmak üzere Batı’da ‘yeni normal’ hâline gelmeye başladığı gerçeği ve bunun önüne geçmek gerektiği vurgusu idi.

10 Mart’ta başladı

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) katkılarıyla Göç Araştırmaları Vakfı (GAV) ve Fransa’da faaliyet gösteren İslamofobiye Karşı Mücadele Kolektifi (CCIF) işbirliğiyle gerçekleştirilen çalıştay, ilk olarak 10 Mart Cumartesi günü açılış konuşmalarıyla başladı.

İlk oturumlar, açılış konuşmaları ardından başlarken çalıştayda iki gün boyunca farklı konularda toplam beş oturum ve iki atölye konuşması gerçekleştirildi.

Yardım: “Kadınlar çifte ayrımcılığa uğruyor”

Çalıştayın ilk oturumunda istihdam süreçlerinde yaşanan Müslümanlara yönelik ayrımcılık ele alındı. İlk sunum Necmettin Erbakan Üniversitesi’nden Dr. Müşerref Yardım tarafından gerçekleştirilirken Yardım, iş gücü piyasasında ayrımcılığın daha çok dış görünüşe dayalı olarak gerçekleştiğini söyledi. Brüksel ve Londra’da meydana gelen terör saldırılarının ardından namaz kılan kimselerin “radikal aile ortamına” sahip oldukları gerekçesiyle işten çıkarıldıklarını söyleyen Yardım, din ve radikalleşmenin birbiriyle alakasız olduğunu, radikalleşmenin ötekileşme ve dışlanma gibi faktörlerle açıklanabileceğini söyledi.

Dr. Yardım, özellikle kadın adayların iş başvurusu sürecinde daha fazla ayrımcılığa uğradığını söyledi. Bu aşamada ayrımcılığa uğrayanların üçte ikisi kadın iken ayrımcılık şikayetlerinin yüzde ellisi başörtüsü temelli ayrımcılıktan kaynaklandı. Müslüman kadınların hem Müslüman hem de kadın olmalarından kaynaklı olarak çifte ayrımcılığa uğradığı vurgulandı.

Sunum sonrasındaki tartışmada ise Müslüman bireylerin kendi haklarını savunmada yetersiz ve isteksiz davranmalarının mücadele sürecini olumsuz etkilediği gerçeği üzerinde duruldu. Bu tip ayrımcılıklarla mücadelede daha etkin kuruluşlara ihtiyaç duyulduğu ve ulusal bazdaki işbirliklerinin mücadeleyi kolaylaştıracağı belirtildi.

Aksoy: “Almanya’da ayrımcılık okula kayıtta başlıyor”

Günün ikinci oturumunda ise eğitim alanındaki ayrımcılık konusuna odaklanıldı. Çalıştaya FAIR adına katılan ve Almanya’da eğitim alanında yaşanan ayrımcılıklardan yola çıkarak sunumunu gerçekleştiren Taner Aksoy, Almanya’da eğitim alanındaki ayrımcılığın henüz okula giriş aşamasında başladığını belirtti.

Aksoy, okula başvuru aşamasında öğrencilerin tıbbi hallerinin, el becerilerinin ve dil seviyelerinin tespit edildiğini; istenen seviyede olmayan öğrencilerin kalite bakımından daha düşük okullara yönlendirildiklerini söyledi. Bu yönlendirmeyle birlikte Müslüman çocukların eğitim hayatına yenik başladığını söyleyen Aksoy, bu sürecin ortaokula geçiş sürecinde de devam ettiğini, üstelik ailenin sosyal statüsünün ve yaşadığı muhitin de bu süreçte etkili olduğunu ekledi.

Eğitimdeki ayrımcılığın önüne geçmek için ise ön plana çıkan görüş, velilerin okulla daha iyi iletişim kurması yönünde oldu. Ek olarak okul dışındaki mücadelenin de eğitim hayatına olumlu etki edeceği belirtildi. Irkçı kimselerle değil ırkçılık fikriyle mücadele edilmesi gerektiği belirtildi. Ayrıca Müslüman toplulukların cami ziyaretleri ve açık cami günleri gibi etkinlikleri yoğunlaştırması gerektiğine yönelik tavsiyelerde bulunuldu.

Qayyum: “Kanunlar kılıç değil kalkan olmalı”

Günün son oturumunda ise İslamofobi bağlamında güvenlik ve yasal çerçeve tartışıldı. İlk sunumu gerçekleştiren CCIF temsilcisi Chafika Attalai, CCIF’in İslamofobi ile mücadele çerçevesinde yürüttüğü çalışmaları anlattı.

Attalai, İslamofobi ile mücadelede elde edilecek yasal başarıların başka örneklerde de sorunun çözümüne etki edeceği için en başında İslamofobi mağdurlarına yasal destek verdiklerini söyledi. Ayıca başta başörtülü kadınlara ve çocuklara yönelik olmak üzere ilgililere psikolojik destek verdiklerini de ekledi.

Attalai’dan sonra Londra Üniversitesi’ne bağlı SOAS’dan Sham Qayyum, Britanya’daki yasal çerçeveyi İslamofobi ile mücadele bağlamında ele aldığı sunumunu gerçekleştirdi. Sham Qayyum, Britanya’daki yasal düzenlemelerin İslamofobi ile mücadelede bir sınırı olduğunu söyledi. Qayyum, İslamofobi ile mücadelede İnsan Hakları Yasası’nın ve 2010’da yürürlüğe giren Eşitlik Yasası’nın daha etkin kullanabileceğini söyledi.

Sham Qayyum, bu kanunların Müslümanlara farklı olma hakkı tanıdığını belirtirken özellikle toplumda görünür olan Cuma namazları, camiler, helal yemek ve Müslüman mezarlıkları gibi konularda etkili olabileceğini ekledi.

Son olarak Qayyum, bu yasaların bir kılıç olarak değil bir kalkan olarak kullanılması gerektiğini, yasaların böylece Müslümanlara daha fazla alan vereceğini söyledi.

Mohammed: “Veriler olmadan hikâyeler olgulara dönüşemez”

Pazar günü (11 Mart) gerçekleştirilen oturumlarda ilk sunum, Fransız sosyolog ve CCIF eski direktörü Marwan Mohammed tarafından gerçekleştirildi. İslamofobi ile mücadelede verilerin önemini vurgulayan Mohammed, sağlıklı veriler ve bu verilerden hareketle oluşturulacak raporların kamu kurumlarını etkileyebileceğini belirtti.

Mohammed, verilerin hikâye ve olgu arasındaki farkı yarattığını, “veriler olmadan hikâyelerin olgulara dönüşemeyeceği” vurgusu üzerinde durdu. Veri toplamanın sivil toplumun önemli bir görevi olduğunu söyleyen Mohammed, böylece İslamofobi ile mücadelenin daha etkin sürdürülebileceğini belirtti.

İslamofobi ile mücadelede sivil toplumun rolüne ilişkin ikinci sunum AGİT Ayrımcılık Karşıtlığı ve Hoşgörü Departmanı Yöneticisi Azra Junuzovic ve AGİT ayrımcılık danışmanı Dermana Seta’dan geldi.

İlk kısımda söz alan Azra Junuzovic, doksanlı yıllarda Bosna’da yaşadıklarından örnek vererek fiziki yardımın haricinde sivil toplumun nefret suçlarıyla mücadelede etkin bir araç olduğunu ifade etti. Junuzovic, verilerle birlikte hukuk düzeninin ve başlıca kamu kurumlarına hâkim olmanın İslamofobi ile mücadele için olmazsa olmaz olduğunu vurgulayarak BM, Avrupa Konseyi, AİHM, ECRI ve AGİT gibi kurumların yetki ve sorumlulukları hakkında bilgi verdi.

AGİT tecrübelerini katılımcılarla paylaşan Dermana Seta, AGİT’in İslamofobi ile mücadele bağlamında nasıl görevler üstlenebileceğini özellikle vurguladı.

İslamofobi ile mücadele konusunda sivil toplumun rolü konusundaysa kendinden önceki konuşmacıları onaylayan Seta, verilerin ve deneyim aktarımının kilit rol oynadığını belirtti.

Farid Hafez: “İslamofobi bütün Avrupa’yla ilgili bir sorun”

Çalıştayın son oturumu Georgetown Üniversitesi’nden Farid Hafez’ın sunumuyla başladı. Oturum, İslamofobi ve siyasi söylemler arasındaki ilişkiye odaklandı.

Hafez, İslamofobi’nin siyasi retorik tarafından yasallaştırıldığını vurgularken bir yandan da sadece Müslümanlarla değil bütün Avrupa ile ilgili bir sorun olduğunu söyledi.

Avrupalı devletlerin İslam’la ilgili meselelerde İçişleri Bakanlıklarıyla duruma müdahale ettiklerini, bu bakanlıkların ise din işlerinde sorumlu olmadığını söyleyen Hafez, bu durumun İslam’a karşı “asimetrik” bir yaklaşımın uygulandığını söyledi.

Çeşitli ülkelerdeki gelişmeleri hatırlatan Hafez, devletlerin Müslümanlığın siyasallaşmasını istemediğini, bu yüzden Macron’un Fransa’da başlattığı “Fransa’da Müslümanlığın yeniden planlanması” gibi çalışmaların ortaya çıktığını ifade etti.

Bu durumla mücadele etmek Hafez üç tavsiyede bulundu. İlk olarak eğitimin önemini vurguladı. İkinci adımda Müslüman toplulukların siyasi bir vizyonu olması gerektiğini söyledi. Son olarak Müslüman toplulukların hukukun üstünlüğünden şaşmaması gerektiğini belirtti.

Çalıştay, 11 Mart itibariyle sona ermiş olsa da çalıştayda tartışılan konuların çıktıları için çalışmalar devam ediyor olacak ve daha sonra GAV ve CCIF tarafından yayınlanacak.

İslamofobi ile Mücadele Çalıştayı İstanbul’da başladı

YTB katkılarıyla, GAV ve CCIF işbirliğinde düzenlenen “İslamofobi ile Mücadele” çalıştayı başladı.

“İslamofobi ile Mücadele: Kapsamlı ve Etkin Çözümlere Doğru” başlıklı çalıştay, bugün (10 Mart) İstanbul’da başladı. İki gün boyunca devam edecek olan çalıştaya Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’nın (YTB) katkılarıyla Göç Araştırmaları Vakfı (GAV) ve İslamofobi ile Mücadele Kolektifi (CCIF) ev sahipliği yapıyor.

Çalıştay, İslamofobi’yeilişkin farklı konuların detaylı olarak ele alındığı oturumlar öncesinde, açılış konuşmaları ile başladı. Açılış konuşmalarından ilkini gerçekleştiren CCIF Türkiye Temsilcisi Fırat Daş, İslamofobi’snin 11 Eylül sonrasında şiddetle arttığını ve buna karşı mücadelede en temel aktörlerin medya, basın ve sivil toplum kuruluşları olması gerektiğini vurguladı. CCIF Temsilcisi Daş’ın ardından selamlama konuşması gerçekleştiren Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) Başkanı Süleyman Arslan ise İslamofobi’nin dünyada geniş bir coğrafyaa yayılarak küresel bir olgu hâline geldiğine işaret etti.

Köse: “İslamofobi’nin zihinsel altyapısı araştırılmalı”

Çalıştay kapsamında konuşma yapan bir diğer isim ise YTB Başkanı Mehmet Köse oldu. Mehmet Köse, İslamofobi meselesinin zihinsel altyapısını oluşturan temel kavramların tartışılmasını ve bu kapsamda atılması gereken adımların ivedilikle belirlenmesi gerektiğini dile getirdi.

İslamofobi’nin marjinal bir düşünce olmaktan çıktığını vurgulayan Köse, “Bir zamanların marjinal olan söylemleri günümüzde popüler kültürün bir parçası hâline geldi. Birçok kesim tarafından kabul görmeyen pek çok yaklaşım bu minvalde normal karşılanmaya başlandı. Dolayısıyla başta devletlerin ve uluslararası örgütlerin bu konuda önlem almaları büyük bir önem arz ediyor” diyerek sorunun çözümünde kamu kurumlarının rolünün büyük olduğunu vurguladı.
Mehmet Köse, Ssvil toplum kuruluşlarının da İslamofobi ile mücadelede önemli bir rolü olduğu görüşünde. Köse, sivil toplumun özellikle önleyici etkilerinin olabileceğini düşünüyor: “Bizim amacımız ise siyasi mücadeleye gerek kalmadan en temel sosyal hakların teminat altına alınmasını sağlamaktır. Bu bağlamda sivil toplum kuruluşlarına da büyük görev düşmektedir.”

Yeneroğlu: “Küreselleşen dünyada ırkçı yaklaşımlara yer yok”

YTB Başkanı Köse’nin ardından Göç Araştırmaları Vakfı Başkanvekili ve AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu da açılış konuşmaları bağlamında konuştu. Yeneroğlu, Müslümanlarının en büyük sorunlarının başında dışlanmanın, ırkçılığın, ayrımcılığın geldiğini belirtirken özellikle son dönemde İslamofobik vakaların had safhaya ulaştığını ifade etti. “Almanya’da 2017 istatistiklerine göre her gün üç İslam karşıtı saldırı olmakta, bu da Avrupa ülkelerinde gelinen son noktayı gösteriyor” diyen Yeneroğlu, dün gece (9 Mart) Lauffen’de yaşanan cami saldırısını örnek vererek bu tip vakaların artık sadece aşırı sağdan gelmediğini vurguladı: “Lauffen’de yaşanan olaya benzer saldırıları eskiden ırkçı dazlaklar yapıyordu. Şimdi bunu PKK’lılar da yapmaya başladı.”

Saldırıların failleri değişse de devletin bu saldırıları aydınlatma konusunda isteksiz olduğuna ilişkin sitemde bulunan Yeneroğlu, “Bu tür saldırılarda failler bir türlü bulunamıyor. Buradaki temel problem de esasında devletin Müslümanlara yönelik saldırıların üstüne gitmemesi” dedi. Yeneroğlu bu gibi durumların önüne geçmek için sivil toplum inisiyatiflerinin önemini vurgularken çalıştayın bu amaca hizmet edebileceğini söyledi: “Kamuoyunda bu olaylardan pek bahsedilmiyor. Halbuki küreselleşen dünyada ırkçı yaklaşımlara artık yer olmamalı. Dolayısıyla bunları daha fazla duyurmak ve kamuoyu hassasiyetini çekmek için dünyanın her bölgesinden gelen uzmanlarla gerçekleştireceğimiz bu çalıştay oldukça arz ediyor.”

Kalın: “Ötekileştirilmeyi reddetmeliyiz”

Çalıştayın spesifik oturumları öncesi yapılan açılış konuşmalarında son olarak Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın söz aldı. İslamofobi olgusuna Batı-İslam İlişkileri çerçevesinde değinen Kalın, ırkçı söylemlerin geçmişte aşırı olarak nitelendirildiğini ancak günümüzde giderek normalleşmeye başladığını dile getirirken “Batı’da üretilen sahte sorunların gerçek problemlere sebep gösterildiğini” belirtti.

Batı toplumunda yaygın olan Müslüman imajını eleştiren İbrahim Kalın, basmakalıp yargıların gerçeklikle bağdaşmadığını söyledi. Kalın, sözlerinin devamında Müslüman devletlerin sahip oldukları güçle orantısız bir şekilde tehdit olarak görüldüğünü belirtti: “Bugün objektif olarak baktığımız zaman dünyanın en büyük orduları İslam ülkelerinde değil, Müslüman ülkeler de dünyanın en büyük ekonomilerine sahip değil. Nükleer silahlar bir-iki ülke haricinde neredeyse hiçbir İslam ülkesinin elinde değil. Nüfus yoğunluğuna bakıldığında Avrupa’da yaşayan Müslümanların sayısı belli. Ancak öyle bir hava yaratılıyor ki sanki yarın apokaliptik bir savaş olacak ve Müslüman ülkeler dünyanın en ileri silah teknolojileri ile ortaya çıkıp Batı toplumlarını ortadan kaldıracak. Böyle bir şey yok.”

İbrahim Kalın, genel kanının aksine “İşgal edilen ülkeler Müslüman ülkeler, ayrımcılığa uğrayanlar yine Müslüman toplumlar. Ancak tüm bunlara rağmen fatura yine Müslümanlara kesiliyor” dedi.

Kalın, konunun ciddiyetine dair net bir tutumun gerekliliğine işaret ederek “eğer bugün bir tedbir alınmazsa İslamofobik yaklaşımlar yarın Avrupa’da, Batı dünyasında başka felaketlere yol açabilir” diyerek İslamofobinin muhtemel olumsuz sonuçlarını hatırlattı.

İslamofobi ile mücadele için Batı’da yaşayan Müslümanlara da büyük bir görev düştüğü görüşünde olan Kalın, “Orada yaşayan Müslüman toplulukların, kendi temel hak ve hürriyetlerini savunma konusunda daha büyük bir gayret içinde olmaları gerekiyor. Bununla birlikte İslam karşıtlığının modern dünyanın yeni normali olarak kabul edilmesine her fırsatta karşı çıkmamız gerekiyor. Biz nasıl başkalarını ötekileştirmeden sarfınazar etmeliysek, başkaları tarafından ötekileştirilmeyi de reddetmek durumundayız” dedi.

Açılış konuşmalarının ardından başlayan çalıştay, yarın (11 Mart) ikinci gün oturumlarının gerçekleştirilmesi ardından bitecek. Çalıştaya ilişkin rapor daha sonra GAV ve CCIF tarafından yayınlanacak.

 

Hem göçmen hem kadın: Diasporanın başarılı kadınları

Yabancı bir topluma göç eden Türk kadınları bugün başarılı çalışmaları ile diaspora Türklerine öncü oldular. Hem göçmen hem kadın olarak fazlasıyla engel aşmak zorundalar…

Her yıl gelecek daha iyi olsun diye umutla kutlanan “Dünya Kadınlar Günü”ne bu yıl da toplumsal cinsiyet eşitliğinin bir insan hakkı olduğu vurgusu hâkim. Dünya genelinde kutlanan bu günde kadınların cinsiyet ayrımı, psikolojik veya fiziksel şiddet ve işgücüne katkıları gibi konular gündemde.

2018’de aktivist kadın teması

Birleşmiş Milletler’in 8 Mart gününe sabitlediği “Dünya Kadınlar Günü”, insan hakları bağlamında kadın hakları ve cinsiyete dayalı eşitsizliklere karşı mücadele edebilmek adına kutlanıyor.

Feminist aktivistlerin çalışmalarının sonucu olarak ilk kez 1909 yılında ABD’de kutlanan “Ulusal Kadın Günü” daha sonra evrensel çerçevede tüm dünya kadınlarının eşitliğini hedefledi. 1977’den bu yana 41. kez kutlanan kadınlar günü bu yıl da “Vakit geldi: aktivistler kırsal ve kentsel alanlarda kadınların yaşamlarını dönüştürüyorlar” temasıyla öne çıktı. Türkiye’de kadınlar günü ise ilk defa 1921 yılında “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlandı.

Kadınların işgücüne katılımı

Dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınların toplumsal gelişmeye katkıları göz ardı edilemeyecek kadar önemli bir mesele. Fakat Türkiye’de kadınların işgücüne katılımı, OECD ve AB ülkelerinde yüksek düzeyde seyreden oranlara kıyasla, daha düşük bir seviyede kalmış durumda.

Öte yandan rekabetin yüksek olduğu işgücü piyasasında kadınların işgücü piyasasına katılımının daha az olması bir yana, kadınların erkeklere eşit işe eşit ücret alamaması ise hâlâ dünya genelinde çözülememiş bir sorun.

Örnek teşkil eden ‘diaspora kadınları’

Kadının işgücüne katılımı meselesi açılınca, 1960’lı yıllardan itibaren Batı Avrupa’daki istihdam açığına katkı sunmak amacıyla yapılan anlaşmalar neticesinde Avrupa’ya göç eden Türkleri de atlamamak gerekiyor. Gittikleri ülkenin şartlarına yabancı olan Türkiye kökenli pek çok kadın hayata tutunabilmek adına cinsiyet ayrımı gözetmeksizin yoğun şartlar altında çalıştı. Yurtdışına göçlerle birlikte yeni bir çevre edinen kadın, söz konusu dönemde kırsal alanda edinmesi zor bir hayat içerisinde aktif olarak rol almaya başladı.

Bugün artık Türk diasporasının bir parçasını oluşturan göçmen kadınlar, ülkemiz adına olumlu örnekler oluşturuyorlar. Konya Kulu’dan 30 yıl önce İsveç’e göç eden Fatma İpek Alcı, mahallesindeki kadınlarla bir güvenlik derneği kurdu. Sayıları yaklaşık 20’ye ulaşan kadınlar yaşadıkları mahallenin güvenliğini sağlamaya başladı. Türk kadınlarının sosyal hayata katkılarını öne süren 63 yaşındaki Alcı, İsveç’in önde gelen gazetelerinden olan “Aftonbladet” tarafından “yılın kahramanı” ödülünü aldı.

Bir diğer başarı öyküsü ise Belçika Türklerinden olan Mahinur Özdemir’e ait. Özdemir, Brüksel Üniversitesi’nde eğitimini tamamlamasının ardından bir kadın milletvekili figürü olarak 2009 yılından beri Brüksel Parlamentosu’nda görev alıyor. Yaşadığı ülkenin değerleriyle Türk kültürünü birleştiren genç siyasetçi, başörtülü olarak girdiği mecliste entegrasyon konusunda olumlu örneklerden biri. Mahinur Özdemir, hâlihazırda Belçika’da birçok kadın ve gencin siyaset içerisinde aktif rol almalarına öncülük ediyor.

Yurtdışında yerleştikleri toplumlarda, hem siyasette hem de girişimcilikleri ile başarı sağlayan daha pek kadın bulunuyor. Söz konusu kadınların hepsi, hem göçmen hem de kadın olarak bulundukları ülkelerde önlerine çıkan pek çok engel ile kat be kat mücadele ederek başarılara imza atmış durumda.

AfD’nin PEGİDA kararı

Almanya için Alternatif Partisi (AfD), göçmen ve İslam karşıtı PEGİDA’nın düzenlediği organizasyonlara üyelerinin katılım yasağını kaldırma kararı aldı.

2016 yılında aldığı bir kararla üyelerinin PEGİDA (Batı’nın İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar) gösterilerine katılım sağlamalarına izin vermeyen Almanya için Alternatif Partisi (AfD) bu yasağı kaldırdı. Bundan sonra AfD üyeleri herhangi bir yaptırıma maruz kalmadan parti flamaları ve sembolleri ile birlikte PEGİDA gösterilerine katılabilecek.

AfD Meclis Grubu Başkanı Alice Weidel, söz konusu kararın uzun bir düşünme aşamasının sonunda alındığını ifade ederken partinin Saksonya-Anhalt Eyaleti Başkanı Andre Poggenburg ise yasağın kaldırılmasını bir “mihenk taşı” olarak değerlendirdi.

İşbirliği fikri yeni değil

Partinin eş başkanları Jörg Meuthen ve Alexander Gauland, Şubat ayından itibaren yasağın kaldırılabileceğinin sinyalini veren açıklamalarda bulunuyordu. Bu konuda Meuthen ve Gauland’ı endişelendiren tek husus, suç dosyası oldukça kabarık olan PEGİDA lideri Lutz Bachmann’dı.

Bachmann’ın Hitler’in bıyığını ve saç kesimini taklit ettiği bir fotoğrafını yayınlanmasının büyük bir tartışmaya neden olması ve bu hareketinden sonra görevinden çekilmesi ile birlikte işbirliği önündeki tek çekince de ortadan kalkmış oldu.

 

GAV, Genç Mülteciler Projesi ikinci toplantısına katıldı

İtalya’da 12-26 Şubat 2018 tarihleri arasında gerçekleştirilen Suriyeli Gençlerin eğitimine yönelik projenin ikinci toplantısına proje partneri olarak Göç Araştırmaları Vakfı da katıldı.

“Türkiye’deki Suriyeli Gençlerin Eğitime Dâhil Edilmesi” başlığını taşıyan proje, Türkiye Ulusal Ajansı tarafından destekleniyor. Proje, Göç Araştırmaları Vakfı ve Yıldırım Beyazıt Üniversitesi işbirliğinde yürütülüyor. Aynı zamanda proje, Avrupa’dan beş farklı partnerle birlikte yürütülüyor. Projenin bu kapsamda gerçekleştirilen ikinci yürütme toplantısına Göç Araştırmaları Vakfı adına Fatma Feyza Yıldırım ve Dr. Elif Şimşek katıldı.

Projeye ilişkin ikinci toplantı, İtalya’da bulunan e-Campus Üniversitesi’nin ev sahipliğinde gerçekleşti. Programa projenin partnerleri arasında yer alan Cojep, Usdad, Rightchallenge, Iserundschmidt ve Tera da katıldı.

Toplantıda Türkiye’de yaşayan Suriyeli gençlerin profili hakkında araştırmacımız Elif Şimşek de bir sunum gerçekleştirdi. Elif Şimşek sunumunda, ülkemizde ikamet eden Suriyeli gençlerin eğitim durumuna değinerek konuyla ilgili sayısal verileri katılımcılara aktardı.

Ardından genel olarak Suriyeli göçmenlerle ilgili sunum yapan Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mustafa Sıtkı Bilgin ise konuşmasında, Türkiye’de yaşayan Suriyelilerin durumunun akademik bir çalışma konusu olduğu kadar insani bir mesele olduğunu vurgulayarak konuya bu boyutuyla yaklaştı.

Öte yandan projeye İtalya’dan katılım sağlayan e-Campus Üniversitesi’nden akademisyenler, Akdeniz göç rotasının trendleri ve geçmişiyle ilgili bilgi verdi. Sunumda İtalya’daki sığınmacılar ve mültecilerle ilgili geniş bilgiler de yer alırken Akdeniz rotasının geleceği tartışıldı.

Toplantı sonunda ise Türkiye’deki göçmen kamplarına yapılması planlanan ziyaretlerle ilgili bilgi alışverişi yapılarak gelecek ziyaretlere ilişkin bir taslak oluşturuldu.

Almanya’da büyük koalisyona doğru

Almanya’da Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU) ile Sosyal Demokrat Parti (SPD) arasında büyük koalisyonun kurulabilmesi yönündeki en büyük engel aşıldı. SPD üyeleri yüzde 66’lık bir çoğunlukla koalisyon sözleşmesine “evet” dedi.

Almanya’da SPD üyeleri CDU/CSU ile büyük koalisyonun kurulmasına onay verdi. Geçtiğimiz Cuma günü (2 Mart) biten oy sayımının sonuçları, SPD Genel Merkezi’nde dün (Salı) yapılan basın toplantısı ile açıklandı. Buna göre, SPD üyelerinin yüzde 66’sı büyük koalisyona yeşil ışık yaktı. Böylece Federal Almanya Cumhuriyeti tarihinin dördüncü büyük koalisyonu önünde bir engel kalmadı.

Ne olmuştu?

Almanya’da 24 Eylül 2017 tarihinde yapılan genel seçimlerde CDU/CSU oyların yüzde 32,9’unu, SPD de yüzde 20,5’ini almış, aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif Partisi (AfD) ise yüzde 12,6 oyla üçüncü parti olarak Meclis’e girmişti.

Genel seçimlerden tam bir ay sonra CDU/CSU, Hür Demokratlar (FDP) ve Yeşiller (Die Grünen) arasında ön görüşmeler başlatılsa da FDP’nin masadan çekilmesiyle hükümet kurma girişimi başarısız olmuştu.

Daha önce muhalefet kanadında kalacağını ve Angela Merkel ile hiçbir şekilde koalisyona girmeyeceğini belirten SPD lideri Martin Schulz ise Cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier’in devreye girmesi ile birlikte CDU ile masaya oturmayı kabul etmişti.