Haberler

Merve Şerbini Katliamı

 Merve Şerbini’nin Almanya’da uğradığı ırkçı saldırıda hayatını kaybetmesinin üzerinden tam 9 yıl geçti… Ancak aradan geçen zamanda ne Avrupa’daki göçmenlerin hedef olduğu ırkçı saldırılarda azalma görüldü, ne de göçmenlerin içindeki saldırı endişesi ortadan kalktı.

Bugün uğradığı ırkçı saldırı karşısında hakkını ararken katledilen 32 yaşındaki eczacı Merve Şerbini’nin ölüm yıldönümü.

Mısır kökenli Şerbini ve eşi Elwy Okaz’ın Almanya macerası 2005 yılında Okaz’ın doktora çalışmaları için Dresden’e yerleşmeleriyle başladı. Ancak bu macera 2008 yılında kâbusa dönüştü.

Hedef olacağı saldırıdan habersiz 3 yaşındaki oğlunu parka götüren Şerbini, 28 yaşındaki Alex W.’den oğlu için salıncakta yer istedi. Ancak ricası, korkunç küfür ve hakaretlerle karşılandı. Rus asıllı Alman Alex W., genç kadına küfürler savurarak Merve Şerbini’yi “terörist” olmakla suçladı ve onların Almanya’ya ait olmadığını söyledi. Bu çirkin hakaretlere şahit olan bir kişi de Şerbini lehine tanıklık yaparak onun şikâyette bulunmasına yardımcı oldu. Yargıya taşınan olay, ırkçı saldırganın 780 avro para cezası almasıyla sonuçlandı ancak verilen cezayı yetersiz bulan savcı dosyayı bir üst mahkemeye taşıdı.

Bir üst mahkemedeki yargı süreci ne yazık ki adalet arayışında olan Şerbini’nin sonu oldu… Mahkeme salonunda ifade veren genç kadın, yerine geçerken herkesin gözleri önünde Alex W. tarafından 18 yerinden bıçaklanarak katledildi. Eşinin yardımına koşan Elwy Okaz ise polisler tarafından saldırgan sanılarak 2 yerinden vurularak yaralandı. Herkesin gözleri önünde can veren Şerbini’nin 3 aylık hamile olması ise vicdanları bir kez daha yaraladı.

Şerbini, memleketi İskenderiye’de törenle toprağa verildi, törende onlarca kişi Avrupa’nın en ileri ülkelerinden birinde yaşanan trajik olay için gözyaşı döktü. İlerleyen günlerde ise olay Mısır gündeminden düşmedi. Düzenlenen protesto gösterilerinde Alman ürünleri için boykot çağrıları yapıldı ancak akıllardaki sorular cevaplarını hiçbir zaman bulamadı.

Irkça saldırı karşısında Alman basını ve siyasetçileri ise uzun süre sessizliğini korudu. Uluslararası toplumdan gelen tepkiler üzerine harekete geçen Alman gazeteleri katliama ”münferit bir olay” gözüyle baktı ve katilin, Rus asıllı Alman olması üzerinde durdu. İlk günlerde böyle bir olay yaşanmamış gibi davranmayı tercih eden siyasilerden ise daha sonra kınama açıklamaları geldi. Ayrıca bazı isimler Dresden’de düzenlenen sembolik cenaze törenine de katıldı. Ancak siyasetçiler, geç atılan bu adımlar nedeniyle eleştiri oklarına hedef olmaktan kurtulamadı.

Biz de bu acının yıl dönümünde Şerbini ve tüm ırkçı saldırı kurbanları için adalet diliyoruz.

NSU’nun Bilinen 3. Kurbanı: Süleyman Taşköprü

Almanya’nın Hamburg kentinde yaşayan Süleyman Taşköprü, tam 17 yıl önce aşırı sağcı Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) terör örgütünün hedefi oldu. 27 Haziran 2001 yılında, kendisine ait manav dükkanında acımasızca öldürülen Taşköprü henüz 31 yaşındaydı. Süleyman Taşköprü, NSU’nun bilinen üçüncü kurbanı oldu.

Olayın ardından Alman medyası ve polisi diğer olaylarda olduğu gibi Taşköprü’nün de ırkçı bir cinayet kurbanı olduğunu düşünmedi. Aksine kara para aklama,  aile içi hesaplaşma ve mafya ilişkisine kadar birçok iddia ortaya atıldı.

NSU cinayetleriyle ilgili yargı süreci ancak 2013 yılına gelindiğinde başlatıldı. NSU davasında beş yıldır sonuç alınamaması ve yaşanan olayların vaktinde soruşturulmaması, güvenlik birimlerine olan güveni sarstı. Davada, örgütün hayattaki tek üyesi Beate Zschäepe ile örgüte yardım ve yataklık yapan 4 kişi yargılanıyor. NSU, 8’i Türk 10 cinayet, 2 bombalı saldırı ve 15 banka soygunundan sorumlu tutuluyor.

Bugün gelinen noktada NSU kurbanlarının yakınları hala örgütün devlet bağlantısının ve arka plandaki destekçilerinin biran önce ortaya çıkarılmasını bekliyor.

Bu acının yıldönümünde tüm ırkçı saldırı kurbanlarını anıyor ve NSU yapılanmasının bir an önce çözülerek gereken adaletin sağlanmasını temenni ediyoruz.

 “Mültecilik bir tercih değildir”

Bugün Dünya Mülteciler günü.  20 Haziran tarihi tüm dünyada mültecilere yönelik bir bilinç oluşturmak adına 2001 yılında Mülteciler Günü olarak ilan edildi.

Mülteci; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi görüşü sebebiyle zulüm görmekten haklı nedenlerle korku duyan ve bu sebeplerle başka bir ülkede yaşayan kişiyi ifade ediyor. Dünyanın her yerinde savaşlar, şiddet ve zulüm sebebiyle insanlar ait oldukları toprakları terk edip başka ülkelere sığınıyor. Bugün dünya belki de en büyük mülteci krizini yaşıyor. Dünya genelinde zorla yerinden edilen kişi sayısının 68.5 milyon olduğu tahmin ediliyor.

“Mülteci” olmak; çalışma, barınma, sağlık, eğitim, hareket özgürlüğü gibi hakları içine alan bir uluslararası korumayı ifade ederken, günümüzde mülteci statüsü alamayan milyonlarca insan, çeşitli ülkelerde yaşam mücadelesi veriyor.  Bu kişiler sığınmacı olarak tanımlanıyor.

Bugün en çok sığınmacı veren ülkeler arasında; Suriye, Afganistan, Güney Sudan, Myanmar ve Somali yer alıyor. En çok sığınmacı alan ülkeler listesinin başında ise Türkiye, Pakistan, Uganda, Lübnan ve İran geliyor.

Türkiye dünyada en çok sığınmacıyı ağırlayarak yaklaşık 3.9 milyon sığınmacıya ev sahipliği yapıyor. Türkiye’deki en büyük sığınmacı grubunu ise Suriyeliler oluşturuyor. 3.6 milyonluk bu nüfus “geçici koruma kapsamında” bulunuyor. Bu kişilerin 215 bini de 10 farklı şehirde bulunan geçici barınma merkezlerinde yaşıyor.

Mülteci krizinin en korunmasız grubu ise ne yazık ki çocuklar. Maalesef dünya genelinde kayıp bir nesil olma riskiyle karşı karşıya kalan 28 milyon sığınmacı çocuk bulunuyor.

Yeni bir yayın projesi: DiasporaHaber

Göç Araştırmaları Vakfı olarak çalışma alanlarımızla ilgili yeni bir yayın projesini hayata geçirmenin heyecanı içerisindeyiz: DiasporaHaber.

GAV web sayfası veya sosyal medya hesaplarını takip edenler, Türk vatandaşlarının yoğun olarak yaşadığı bazı ülkelerde onlarla ilgili yaşanan gelişmeler hakkında haberlere yer verdiğimizi bileceklerdir. Mütevazi bir atölye çalışması olarak değerlendirilebilecek bu yayınlarla anavatandan uzakta yaşayan insanımızla ilgili gelişmeler konusunda takipçilerimizi haberdar etmeye çalıştık. Bu hedefimizi, daha kapsamlı ve başlı başına bir internet yayın portalı olarak tasarladığımız DiasporaHaber aracılığıyla bir adım öteye taşımayı planlıyoruz.

Bugün Türkiye kamuoyunda önemli eksiklerden birinin ne olduğunu sorduğumuzda, akla gelecek hususların başında, yurt dışında yerleşik hâle gelmiş kesimle, yani Türkiye’nin kendi diasporasıyla ilgili gelişmeleri takip edecek, konuyla ilgili haber yapacak, uzmanların görüşlerine yer verecek bir platformun olmaması geliyor. Önemli bir kesimi Avrupa ülkelerinde yaşayan, bununla birlikte ABD, Kanada, Avustralya gibi ülkelerde de kayda değer bir nüfusa sahip olan Türk diasporası, Türkiye kamuoyunda yeterince takip edilen bir alan değil. Bu alana bir de diğer ülke diasporalarını eklediğimizde karşımıza devasa bir çalışma alanı çıkıyor.

Günlük yaşam, siyasi ve hukuki gelişmeler, sinema, edebiyat, eğitim, çalışma hayatı, ayrımcılık, İslamofobi, Türkiye ile ilişkiler veya Türkçe anadili… Bu başlıklar altında söz konusu toplumsal oluşumu ilgilendiren onlarca mesele bulunuyor. Günlük haberlerde daha çok negatif bağlamda veya Türk dış politikası ekseninde çok kısıtlı olarak konu edilen yurt dışındaki Türkler olgusu, mülteci meselesinin ön planda olduğu bir kamuoyunda adeta geri plana itilmiş durumda. Hâlbuki milyonlarca insanı içeren, farklı sorunları, potansiyeli ve fırsatları barındıran bu kesim Türkiye’nin bugününü ve yarınını doğrudan ilgilendiriyor.

Türkiye ile yurtdışında yaşayan vatandaşlar arasında ekonomik, sosyal ve kültürel ilişkiler 1960’lı yıllardan bu yana farklı evrelerden geçmiş ve bugün de canlılığını korur nitelikte. Söz konusu kitle özelinde her şeyden önce sinema, kültür ve sanat alanında işlenebilecek en az elli yıllık bir toplumsal bellek söz konusu. Kimi zaman acı olaylarla, kimi zaman ise başarı hikâyeleriyle dolu bir bellek… Yine bazen iki ülke arasındaki siyasi krizlerin merkezinde yer alan bu kitle, bazen de ikili ilişkilerde köprü niteliğiyle ön plana çıktı. Fakat tüm bunlar yaşanırken kendine özgü bu toplumsal oluşumu yine kendi bütünlüğü içerisinde farklı boyutlarıyla konu edinecek bir çalışma eksik kaldı.

İşte DiasporaHaber bu ihtiyaca ne kadar cevap verebilir ve kayda değer bir farkındalık oluşturarak bu kesimi ne kadar görünür hâle getirebilirse o kadar başarılı olacaktır.

Sizi de DiasporaHaber’i takip ederek bu hedefimize destek olmaya davet ediyoruz…

Ünal Koyuncu – Genel Koordinatör

DiasporaHaber’i takip etmek için:

http://diasporahaber.com/ Twitter: @diasporahaber  Facebook: @DiasporaHaber

Almanya’da Türkler ateş hattında

Türkiye’nin Zeytin Dalı Operasyonu ile eşzamanlı olarak Almanya’daki PKK destekçileri, Türklere ve Türk kuruluşlarına birçok saldırı gerçekleştirdi. Yoğunluğu giderek artan saldırılara karşı Alman hükümetinden net bir tavır sergilemesi bekleniyor.

Türkiye’nin 20 Ocak 2018 tarihinde başlattığı Zeytin Dalı Operasyonu ile birlikte PKK destekçileri tarafından Avrupa’daki Türklere ve Türk kuruluşlarına karşı birçok saldırı düzenlendi. Kundaklama, yaralama, mesken tahribatı ve sözlü saldırı gibi çeşitli şekillerde meydana gelen bu saldırılar, özellikle Almanya’da giderek büyük bir sorun hâline gelmeye başladı. Türk hükümetinin Almanya’ya hafta başında verdiği notada gerekli önlemlerin alınması beklenirken gözler şimdi Berlin’e çevrildi.

Saldırıların sayısı 34’ü buldu

Almanya’daki ilk saldırı, 21 Ocak gecesinde Kassel’daki Sultan Alparslan Camisi’ne düzenlenirken, bir gün sonra da Leipzig’deki Eyüp Sultan Camisi ile Minden’daki (Kuzey-Ren Vestfalya) Barbaros Merkez Cami, PKK’lıların hedefi olmuş; söz konusu saldırı dalgası Almanya ile sınırlı kalmayarak diğer Batı Avrupa ülkelerine de sıçramıştı.

Saldırılar ağırlıklı olarak camilere yönelik olmakla birlikte Hannover, Frankfurt ve Düsseldorf havalimanlarında Türk yolcular da PKK destekçilerinin sözlü ve fiziki saldırılarına maruz kaldılar. Son bir haftada ise bu şiddetin dozu daha da artarak 10 ayrı saldırı gerçekleştirildi.

Dün (13 Mart) Köln’deki Eyüp Sultan Cami ile Berlin’deki “Türkiyem” restoranına düzenlenen saldırılar ile birlikte, 21 Ocak’tan bu yana terör örgütünün cami, dernek ve Türklere yönelik gerçekleştirmiş olduğu saldırıların sayısı 34’ü buldu. Şimdilik tek teselli, bu saldırılar sonucunda kimsenin hayatını kaybetmemiş olması.

Almanya’nın sürüncemede kalan tutumu

Terör örgütünün sempatizanları tarafından gerçekleştirilen saldırı serisi, Alman basınında çoğu kez en küçük bir habere dâhi konu olmazken, hükümetin bu saldırılara karşı tutumunun da net olduğunu söylemek zor. Alman hükümetinin sürüncemede kalan bu tutumunun farkında olan Türk yetkililer ise Pazartesi (12 Mart) akşamı, Almanya’nın Ankara Büyükelçisi’ne nota vererek konu hakkındaki endişelerini bildirdi. Şimdi gözler Berlin’e çevrilirken, Alman hükümetinin daha hassas davranması ve Türklerin can ve mal güvenliğini sağlaması için gerekli adımları atması bekleniyor.

 

İslamofobi ile Mücadele Çalıştayı sona erdi

10 Mart Cumartesi günü başlayan İslamofobi ile Mücadele Çalıştayı tamamlandı. İslamofobiyle ilgili pek çok önemli noktanın altını çizen çalıştay, mücadeleye ilişkin ipuçları da verdi.

İstanbul’da düzenlenen ve “İslamofobi ile Mücadele: Kapsamlı ve Etkin Çözümlere Doğru” başlığını taşıyan çalıştay, iki günlük oturumların ardından sona erdi. Çalıştayda, İslamofobi olgusunu eğitimden istihdama, güvenlikten yasal düzenlemelere kadar farklı boyutlarıyla ele alan bir dizi oturum gerçekleştirildi. Çalıştayda öne çıkan vurgu ise İslamofobi olgusunun başta Avrupa olmak üzere Batı’da ‘yeni normal’ hâline gelmeye başladığı gerçeği ve bunun önüne geçmek gerektiği vurgusu idi.

10 Mart’ta başladı

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) katkılarıyla Göç Araştırmaları Vakfı (GAV) ve Fransa’da faaliyet gösteren İslamofobiye Karşı Mücadele Kolektifi (CCIF) işbirliğiyle gerçekleştirilen çalıştay, ilk olarak 10 Mart Cumartesi günü açılış konuşmalarıyla başladı.

İlk oturumlar, açılış konuşmaları ardından başlarken çalıştayda iki gün boyunca farklı konularda toplam beş oturum ve iki atölye konuşması gerçekleştirildi.

Yardım: “Kadınlar çifte ayrımcılığa uğruyor”

Çalıştayın ilk oturumunda istihdam süreçlerinde yaşanan Müslümanlara yönelik ayrımcılık ele alındı. İlk sunum Necmettin Erbakan Üniversitesi’nden Dr. Müşerref Yardım tarafından gerçekleştirilirken Yardım, iş gücü piyasasında ayrımcılığın daha çok dış görünüşe dayalı olarak gerçekleştiğini söyledi. Brüksel ve Londra’da meydana gelen terör saldırılarının ardından namaz kılan kimselerin “radikal aile ortamına” sahip oldukları gerekçesiyle işten çıkarıldıklarını söyleyen Yardım, din ve radikalleşmenin birbiriyle alakasız olduğunu, radikalleşmenin ötekileşme ve dışlanma gibi faktörlerle açıklanabileceğini söyledi.

Dr. Yardım, özellikle kadın adayların iş başvurusu sürecinde daha fazla ayrımcılığa uğradığını söyledi. Bu aşamada ayrımcılığa uğrayanların üçte ikisi kadın iken ayrımcılık şikayetlerinin yüzde ellisi başörtüsü temelli ayrımcılıktan kaynaklandı. Müslüman kadınların hem Müslüman hem de kadın olmalarından kaynaklı olarak çifte ayrımcılığa uğradığı vurgulandı.

Sunum sonrasındaki tartışmada ise Müslüman bireylerin kendi haklarını savunmada yetersiz ve isteksiz davranmalarının mücadele sürecini olumsuz etkilediği gerçeği üzerinde duruldu. Bu tip ayrımcılıklarla mücadelede daha etkin kuruluşlara ihtiyaç duyulduğu ve ulusal bazdaki işbirliklerinin mücadeleyi kolaylaştıracağı belirtildi.

Aksoy: “Almanya’da ayrımcılık okula kayıtta başlıyor”

Günün ikinci oturumunda ise eğitim alanındaki ayrımcılık konusuna odaklanıldı. Çalıştaya FAIR adına katılan ve Almanya’da eğitim alanında yaşanan ayrımcılıklardan yola çıkarak sunumunu gerçekleştiren Taner Aksoy, Almanya’da eğitim alanındaki ayrımcılığın henüz okula giriş aşamasında başladığını belirtti.

Aksoy, okula başvuru aşamasında öğrencilerin tıbbi hallerinin, el becerilerinin ve dil seviyelerinin tespit edildiğini; istenen seviyede olmayan öğrencilerin kalite bakımından daha düşük okullara yönlendirildiklerini söyledi. Bu yönlendirmeyle birlikte Müslüman çocukların eğitim hayatına yenik başladığını söyleyen Aksoy, bu sürecin ortaokula geçiş sürecinde de devam ettiğini, üstelik ailenin sosyal statüsünün ve yaşadığı muhitin de bu süreçte etkili olduğunu ekledi.

Eğitimdeki ayrımcılığın önüne geçmek için ise ön plana çıkan görüş, velilerin okulla daha iyi iletişim kurması yönünde oldu. Ek olarak okul dışındaki mücadelenin de eğitim hayatına olumlu etki edeceği belirtildi. Irkçı kimselerle değil ırkçılık fikriyle mücadele edilmesi gerektiği belirtildi. Ayrıca Müslüman toplulukların cami ziyaretleri ve açık cami günleri gibi etkinlikleri yoğunlaştırması gerektiğine yönelik tavsiyelerde bulunuldu.

Qayyum: “Kanunlar kılıç değil kalkan olmalı”

Günün son oturumunda ise İslamofobi bağlamında güvenlik ve yasal çerçeve tartışıldı. İlk sunumu gerçekleştiren CCIF temsilcisi Chafika Attalai, CCIF’in İslamofobi ile mücadele çerçevesinde yürüttüğü çalışmaları anlattı.

Attalai, İslamofobi ile mücadelede elde edilecek yasal başarıların başka örneklerde de sorunun çözümüne etki edeceği için en başında İslamofobi mağdurlarına yasal destek verdiklerini söyledi. Ayıca başta başörtülü kadınlara ve çocuklara yönelik olmak üzere ilgililere psikolojik destek verdiklerini de ekledi.

Attalai’dan sonra Londra Üniversitesi’ne bağlı SOAS’dan Sham Qayyum, Britanya’daki yasal çerçeveyi İslamofobi ile mücadele bağlamında ele aldığı sunumunu gerçekleştirdi. Sham Qayyum, Britanya’daki yasal düzenlemelerin İslamofobi ile mücadelede bir sınırı olduğunu söyledi. Qayyum, İslamofobi ile mücadelede İnsan Hakları Yasası’nın ve 2010’da yürürlüğe giren Eşitlik Yasası’nın daha etkin kullanabileceğini söyledi.

Sham Qayyum, bu kanunların Müslümanlara farklı olma hakkı tanıdığını belirtirken özellikle toplumda görünür olan Cuma namazları, camiler, helal yemek ve Müslüman mezarlıkları gibi konularda etkili olabileceğini ekledi.

Son olarak Qayyum, bu yasaların bir kılıç olarak değil bir kalkan olarak kullanılması gerektiğini, yasaların böylece Müslümanlara daha fazla alan vereceğini söyledi.

Mohammed: “Veriler olmadan hikâyeler olgulara dönüşemez”

Pazar günü (11 Mart) gerçekleştirilen oturumlarda ilk sunum, Fransız sosyolog ve CCIF eski direktörü Marwan Mohammed tarafından gerçekleştirildi. İslamofobi ile mücadelede verilerin önemini vurgulayan Mohammed, sağlıklı veriler ve bu verilerden hareketle oluşturulacak raporların kamu kurumlarını etkileyebileceğini belirtti.

Mohammed, verilerin hikâye ve olgu arasındaki farkı yarattığını, “veriler olmadan hikâyelerin olgulara dönüşemeyeceği” vurgusu üzerinde durdu. Veri toplamanın sivil toplumun önemli bir görevi olduğunu söyleyen Mohammed, böylece İslamofobi ile mücadelenin daha etkin sürdürülebileceğini belirtti.

İslamofobi ile mücadelede sivil toplumun rolüne ilişkin ikinci sunum AGİT Ayrımcılık Karşıtlığı ve Hoşgörü Departmanı Yöneticisi Azra Junuzovic ve AGİT ayrımcılık danışmanı Dermana Seta’dan geldi.

İlk kısımda söz alan Azra Junuzovic, doksanlı yıllarda Bosna’da yaşadıklarından örnek vererek fiziki yardımın haricinde sivil toplumun nefret suçlarıyla mücadelede etkin bir araç olduğunu ifade etti. Junuzovic, verilerle birlikte hukuk düzeninin ve başlıca kamu kurumlarına hâkim olmanın İslamofobi ile mücadele için olmazsa olmaz olduğunu vurgulayarak BM, Avrupa Konseyi, AİHM, ECRI ve AGİT gibi kurumların yetki ve sorumlulukları hakkında bilgi verdi.

AGİT tecrübelerini katılımcılarla paylaşan Dermana Seta, AGİT’in İslamofobi ile mücadele bağlamında nasıl görevler üstlenebileceğini özellikle vurguladı.

İslamofobi ile mücadele konusunda sivil toplumun rolü konusundaysa kendinden önceki konuşmacıları onaylayan Seta, verilerin ve deneyim aktarımının kilit rol oynadığını belirtti.

Farid Hafez: “İslamofobi bütün Avrupa’yla ilgili bir sorun”

Çalıştayın son oturumu Georgetown Üniversitesi’nden Farid Hafez’ın sunumuyla başladı. Oturum, İslamofobi ve siyasi söylemler arasındaki ilişkiye odaklandı.

Hafez, İslamofobi’nin siyasi retorik tarafından yasallaştırıldığını vurgularken bir yandan da sadece Müslümanlarla değil bütün Avrupa ile ilgili bir sorun olduğunu söyledi.

Avrupalı devletlerin İslam’la ilgili meselelerde İçişleri Bakanlıklarıyla duruma müdahale ettiklerini, bu bakanlıkların ise din işlerinde sorumlu olmadığını söyleyen Hafez, bu durumun İslam’a karşı “asimetrik” bir yaklaşımın uygulandığını söyledi.

Çeşitli ülkelerdeki gelişmeleri hatırlatan Hafez, devletlerin Müslümanlığın siyasallaşmasını istemediğini, bu yüzden Macron’un Fransa’da başlattığı “Fransa’da Müslümanlığın yeniden planlanması” gibi çalışmaların ortaya çıktığını ifade etti.

Bu durumla mücadele etmek Hafez üç tavsiyede bulundu. İlk olarak eğitimin önemini vurguladı. İkinci adımda Müslüman toplulukların siyasi bir vizyonu olması gerektiğini söyledi. Son olarak Müslüman toplulukların hukukun üstünlüğünden şaşmaması gerektiğini belirtti.

Çalıştay, 11 Mart itibariyle sona ermiş olsa da çalıştayda tartışılan konuların çıktıları için çalışmalar devam ediyor olacak ve daha sonra GAV ve CCIF tarafından yayınlanacak.