Haberler

Avrupa’da Aşırı Sağın Endişe Veren Yükselişi

Ekonomik kriz, artan işsizlik, göç ve Ortadoğu’daki çatışmaların Avrupa’ya yönelttiği mülteci dalgasına paralel olarak Kıta genelinde aşırı sağ partilere olan destek artıyor. Bu sorunlara ek olarak, merkez partilerin, sorun çözme konusunda zaman zaman gösterdiği yetersizlik nedeniyle artık sadece radikal görüşlü kişiler değil milyonlarca seçmen de çareyi aşırı sağ partilerde arıyor. Yakın geçmişte yalnızca kapalı kapılar ardında destek bulan uç fikirler artık siyaset arenasında yüksek sesle dile getirilir halde.

Bunun son örneklerinden biri Mart ayında Almanya’daki bazı eyaletlerde yapılan seçimlerde yaşandı. Aşırı sağcılar; ilk kez Saksonya Anhalt, Baden Würtemmberg ve Rheinland Pfalz eyalet meclislerinde Almanya İçin Alternatif (AfD), partisi ile temsil edilmeye başlandı. Seçim sonuçlarına göre AfD; Baden Würtemberg Eyalet Meclisi’nde 23, Rheinland Pfalz’da ise 14 sandalye kazandı. Saksonya-Anhalt eyaletinde ise parti yüzde 24,2 oy oranı ile ikinci sırada yer alarak büyük bir çıkış sergiledi. Bu seçimlerde AfD’nin yükselişi kadar, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in partisi Hıristiyan Demokrat Birlik’in (CDU) de oy kaybı dikkati çekti. 2015 yılında da AfD aldığı yaklaşık yüzde 6 oy ile Hamburg Eyalet Meclisi’nde ilk kez temsil edilme hakkı kazanmıştı.

2013 yılında kurulan AfD’nin 2017’de yapılacak seçimlerde Federal Meclise de girmesinden endişe duyuluyor. Henüz, Federal Meclis’te aşırı sağcılar hiç sandalye kazanabilmiş değil. “İslam’ın Almanya’ya ait olmadığı” gibi çok tartışılacak bir maddeyi parti programına alan AfD temsilcileri İslam’ın, ülke anayasası ile bağdaşmadığını öne sürüyor. AfD’nin savunduğu görüşler arasında camilere devlet denetiminin getirilmesi, mültecilerin ülkeden gönderilmesi, Avrupa Birliği ve avro bölgesinden çıkılması da var. Avusturya’daki cumhurbaşkanı seçimleri de radikalliğin normalleşmesi adına ele alınacak çarpıcı örneklerden biri. Mayıs ayında yapılan seçimleri aşırı sağcı Özgürlük Partisi’nin desteklediği aday olan Norbert Hofer çok küçük bir farkla kaybetti. Şans Hofer’den yana olsaydı, oyların yüzde 49,7’sini alan siyasetçi, Avrupa Birliği üyesi bir ülkenin aşırı sağcı ilk cumhurbaşkanı olacaktı. Hofer seçimlerin ilk turunda, tüm dünyada dikkatleri üzerine çekerek yüzde 35 oy almıştı. Ancak Özgürlük Partisi’nin 1999’da koalisyon hükûmetinde yer alması söz konusu olduğunda Avrupa Birliği ülkeleri ayağa kalkmıştı. AB’nin 14 üyesi koalisyonun aşırı sağcılarla kurulması halinde Viyana yönetimi ile ikili ilişkilerini askıya alacaklarını duyurmuştu. Bu tepkiden 17 yıl sonra ise aşırı sağcı Hofer, kıl payı denebilecek bir farkla cumhurbaşkanı koltuğunu kaybetti.

Hollanda da mercek tutulması gereken bir diğer örnek. Son dönemde yapılan kamuoyu yoklamaları 10 yıldır Hollanda Parlamentosu’nda kendine yer bulan aşırı sağcı Özgürlük Partisi’ne verilen desteğin arttığını ortaya koyuyor. 2012 seçimlerinde oylarında düşüş yaşanmasına rağmen parti, şu anda ülkenin en güçlü siyasi yapıları arasında gösteriliyor. Ülkede yapılan son kamuoyu yoklamaları 150 sandalyeli parlamentoda 12 vekili bulunan partinin, şimdi seçim yapılsa 41 ila 42 vekil çıkaracağını öngörüyor. Parti lideri Geert Wilders ise her geçen gün İslam karşıtı eylemlerine bir yenisini daha ekliyor. Seçim kampanyalarında bile yabancı ve Müslümanlara hakaret etmekten çekinmeyen Wilders, ülkedeki camilerin kapatılmasını talep ederek büyük tepki çekmişti.

Fransa’ya baktığımızda ise; dünya 2015’teki bölgesel seçimlerde, aşırı sağcı Ulusal Cephe’nin hem tarihi çıkışına hem de inişine şahitlik etti. İlk turda rakiplerine liderliği bırakmayan Marine Le Pen ‘in öncüsü olduğu parti, ikinci turda hezimet yaşadı. Öte yandan Ulusal Cephe 2014’te Avrupa Parlamentosu seçimlerinde de kayda değer bir başarı elde etmişti. Parti lideri Le Pen’in 2017’de yapılacak cumhurbaşkanı seçiminde kazanma şansının yüksek olduğu da siyaset kulislerinde dile getiriliyor. Öte yandan aşırı sağcı lider, geçen sene 1999’daki bir mitingde Müslümanların sokakta namaz kılmasını “Nazi istilasına” benzeten ifadeleri nedeniyle hâkim karşısına çıkmıştı.

Danimarka’da 18 Haziran 2015 tarihinde yapılan Parlamento seçimlerinde aşırı sağcı Danimarka Halk Partisi ise oy oranını yaklaşık yüzde 9 artırarak büyük başarı kaydetti. Oyların yüzde 21,1’ini alan parti sayesinde sağ blok azınlık hükümeti kurdu. Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olan Danimarka Halk Partisi, Birliğin kendi içinde de reform yapılması gerektiğini savunuyor. İsveç’te ise 2014 seçimlerinin ardından göçmen karşıtı parti İsveçli Demokratlar yüzde 13 oy oranı ile ülkenin üçüncü en büyük partisi konumuna yükseldi.

Öte yandan Danimarka gibi İsviçre’de de göçmen karşıtı İsviçre Halk Partisi 2015’teki seçimlerde yaklaşık yüzde 30 oy alarak koalisyon hükümetinde yer aldı. İsviçre Halk Partisi’nin ilk icraatlarından biri suç işlemiş yabancıların ülkeden sınır dışı edilmesini öngören yasa tasarısını referanduma taşımak oldu. Ancak tasarı yaklaşık yüzde 59 hayır oyu ile reddedildi. Parti ayrıca Avrupa’da İslam dini ile ilgili “ilk modern müze” olarak nitelendirilen Chaux-de-Fonds kentindeki İslam Medeniyetleri Müzesi’nin açılışına da karşı çıkmıştı.

Macaristan’da ise iktidardaki FIDESZ, “merkez sağ” görüşlü parti olarak tanımlansa da Başbakan Viktor Orban’ın mülteci akını karşısında sergilediği tutum, aşırı sağcıları aratmıyor. Orban ülkenin Hırvatistan sınırından mültecilerin girmesini engellemek için tel örgü inşa edilmesine karar vermişti. Sığınmacıları ekonomi, kültür ve dış politikayı tehlikeye attığını öne süren Orban, ayrıca benzer bir tel örgü kararını Romanya sınırı için de aldı.

Yaşanan örnekler gösteriyor ki aşırı sağa verilen desteğin hızla tırmanması, radikal fikirlerin normalleşmesine de destek sunuyor. Kararsız ve çaresiz seçmenler için aşırı sağcılık “makul bir alternatif” gibi gözükse de, yabancı düşmanlığı Kıta’da yaşanan sorunlara hiçbir zaman çare olmayacaktır. Aşırı sağcıların hedeflediği “homojen” toplumun aksine çokkültürlü ve dayanışma içerisinde olan yapılar her alanda ileri giderek ekonomik istikrarı yakalayabilir. Bu noktada da yabancıların ötekileştirilmesi veya ülkelerden gönderilmesi için değil, onların entegrasyonu, eğitimi ve iş gücüne katılması için çalışmalar yapılmalıdır. Yapılacak diğer bir öncelikli çalışma da mültecileri, ülkelerini terk etmek zorunda bırakan sebepleri ortadan kaldırmak için harekete geçmektir.

SAVAŞIN UNUTULAN KURBANLARI: GÖÇMEN ÇOCUKLAR

Savaş, çatışma ve terör… Her yıl binlerce insan bu sorunlardan kaçarak daha iyi bir hayata kavuşmak için evlerini terk ediyor. Ancak savaşların en masum kurbanı ise çocuklar oluyor. Onlar, sadece savaş mağduru değil, onlar savaşın unutulan kurbanları: göçmen çocuklar

İsrail’in Beyrut’a düzenlediği saldırı üzerine 19 Ağustos 1982’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu olağanüstü gündemle toplandı. 18 bin kişinin can verdiği çatışmaların ardından, Genel Kurul’dan her yıl 4 Haziran’ı “Uluslararası Çatışma Kurbanı Masum Çocuklar Günü” olarak anma kararı çıktı.

Bu günün hedefi ise; çatışmalar sonucu çocukların yaşadığı fiziksel, zihinsel sıkıntılar hakkında farkındalık yaratmak ve çocuk hakları konusunda daha verimli çalışmalar ortaya koymaya teşvik etmektir.

Artık savaşlar askerler arasında açık alanda yapılan bir eylem olmaktan çıkıp, bütün bir ülkede yaşanır hâle geldi. Bu durumun çocuklar üzerinde yarattığı yıkım da oldukça büyük… Siviller çareyi ülkelerini terk etmekte arasa da, kaçtıkları yolun zorluğu, belirsizlikler ve vardıkları yerde yaşayacakları uyum sorunu çocuklar için, zor ve ağır bir süreçtir. Ayrıca hastalık, sakatlık, şiddet, elverişsiz koşullar ve istismar gibi sorunlar nedeniyle de ne yazık ki bazı çocukların umuda yolculuğu yarım kalmaktadır.

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) verilerine göre 2016 yılının başından bu yana Ege Denizi üzerinden evlerini terk etmeye çalışan 870 bin kişinin yaklaşık 174 bini çocuktur. Ancak bu çocukların yüzde 30’u Ege sularında can vermiştir. Ayrıca ülkelerini terk edenlerin sayısı hızla artarken, göç etme şartlarında hiçbir iyileşme olmamıştır.
Öte yandan, çocuklara ilişkin göç tablosu sürekli kötüye gitmesine rağmen, ancak 21. yüzyıla gelindiğinde bu mağduriyet dile getirilmeye başlanmıştır. Daha önce göç konusu erkekler ve emek gücü üzerinden değerlendirilmiştir. “İş gücü” algısı 1980’lerde değişime uğrayarak göçmen kadınların sorunlarını da kapsar hale gelmiştir.

Göçün en zayıf halkası çocuklardır. Unutulmamalıdır ki Bodrum kıyılarına cansız bedeni vuran 3 yaşındaki Alan Kürdi gibi çocuklar, göç mağduru değil savaş mağdurudur. Bu sebeple bu günde onları anmak ve farkındalık yaratmak geleceğimiz için büyük en taşır.

2Resim 1 Yaş grubuna göre Doğu Akdeniz’de ölenlerin oranı (1Eylül – 27 Kasım 2015)

Referans: http://www.iom.int/sites/default/files/press_release/file/IOM-UNICEF-Data-Brief-Refugee-and-Migrant-Crisis-in-Europe-30.11.15.pdf

Avrupa Adalet Divanı’ndan Tartışma Yaratacak Başörtüsü Kararı

Avrupa Birliği’nin en yüksek yargı organı, başörtüsüne ilişkin görülen bir davada belirli koşullar altında işverenin başörtüsü yasağı getirebileceği yönünde görüş bildirdi.

Konu yargıya, Belçika vatandaşı Müslüman bir kadının 3 yıldır çalıştığı “G4S Secure Solutions” adlı şirkete başörtüsü ile gitmesinin ardından işten çıkarılması üzerine taşındı.

Ayrımcılığa uğradığını savunan kadının dosyası, Belçika Mahkemesi’ne daha sonra ise Yargıtay’a gitti. Son olarak Lüksemburg’daki Avrupa Adalet Divanı’nda karara bağlanan dosyada, kadının “ayrımcılığa uğramadığı” yönünde karar alındı.

İşvereni haklı bulan Mahkeme, bir işyerinin dini ya da politik sembollerin açıkça kullanılmaması konusunda kendi aldığı kurallara bağlı kalması gerektiğini belirtti.

Ayrıca dini konularda tarafsız kalmak amacıyla, çalışanlarına başörtüsü yasağı uygulayabileceğine de vurgu yapıldı.

Ancak karar bağlayıcı değil, tavsiye niteliğinde.

Öte yandan Fransa’daki Müslüman toplumu da benzer tartışmalar nedeniyle Avrupa Adalet Divanı’ndan gelecek kararı bekliyor. Fransa’daki bir bilişim firmasında çalışan Müslüman bir kadından, müşterisinin şikayeti üzerine peçesiz çalışması istenmişti. Peçesini çıkarmayan kadın, işten çıkarılmıştı.

ALMANYA’DA NSU DAVASI TANIKLARININ ANİ ÖLÜMLERİ

Almanya’da 2000-2007 yılları arasında sekizi Türk, on kişinin öldürülmesinden sorumlu tutulan Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) terör örgütü davası Münih’te devam ediyor. 3 yılı gerinde bırakan dava devam ederken NSU terör örgütüyle ilgili suiistimaller ve skandallar da sık sık gündem de yer alıyor. Bunların başında da tanıkların ‘sürpriz’ ölümleri yer alıyor. Alman Der Freitag gazetesi “Ani Ölüm Vakaları” başlıklı haberinde, birbiriyle bağlantılı 5 NSU tanığının esrarengiz biçimde ölmelerini konu ediniyor ve bu konuda yanıtlanması gereken ciddi soruları ortaya koyuyor:

5 NSU tanığı öldü. Hepsi de gençti. Hiçbiri doğal yollardan ölmedi. 5’inin de ölüm nedenleri tam olarak açıklığa kavuşturulamadı. Diğer tanıklar arasında korku kol geziyor. Ama belki de her şey bir tesadüf. Bu ölenler kimlerdi?

Arthur C.’nin cesedi 25 Ocak 2009’da bir otoparkta yanmış olan arabasının yanında gece 2 sularında bulundu. Otoparkın ismi de “Yanmış Meşe”. Arthur C. 18 yaşındaydı ve Rus kökenli bir ailenin çocuğuydu. Olayın intihar ya da cinayet mi olduğu tam olarak açıklanamadı. Arthur C.’nin polis Michele Kiesewetter cinayetinde çizilen robot resimle benzerliği ve yine bu olayda bulunan belgelerde isminin geçmesi dikkat çekti.

Florian H. de 21 yaşında yanarak can verdi. 16 Eylül’de Stuttgart’ta ifade vermesi beklenen Florian H. sabah 9’da gideceği yere birkaç yüz metre uzaklıkta arabasıyla birlikte yanarak can vermiş halde bulundu. Ayrıca kanında ölümcül bir ilaç karışımı bulundu. Birkaç saat içerisinde savcılık olayın intihar olduğuna karar kıldı. Kiesewetter cinayetinin faillerinin Mundlos ve Böhnhardt olmadığını iddia etmişti.

Thomas R., köstebek “Corelli” olarak tanınırdı. 7 Nisan 2014’te ölü bulunduğunda 39 yaşındaydı. Ölüm nedeni olarak diyabet hastalığı gösterilmişti. İsmi 1998’de Jena’da bir garajda bulunan kâğıtlarda geçiyordu. 2005’te “Corelli” “NSDAP/NSU” başlıklı bir CD’yi müdürüne verdi. Meclisin davaya özel müfettiş atamasına rağmen “Corelli”nin ajanken yaptığı işler tam olarak açıklığa kavuşturulamadı. Müfettişten bazı dosyaların saklandığı söyleniyor. Muhbir olarak işe giriş tarihi ve kesin ölüm zamanı bilinmiyor. Münih’te Zschaepe (NSU) davasında tanık olarak yer alacaktı.

Eylül 2013’e kadar Melisa M. 2 numaralı kurban Florian H.’nin kız arkadaşıydı. 2 Mart 2015’te Stuttgart’ta NSU davasına tanık olarak çağrıldı. Polis koruması altına alındı. Davaya o zamanki sevgilisi Sascha W. ile birlikte geldi. Florian H.’nin sağ görüşlü gruplardan çok korktuğunu belirtti. 28 Mart 2015’te Melisa M. 20 yaşında hayata veda etti. Sevgilisi Sascha onu Karlsruhe’deki evlerinde acılar içinde buldu. Doktora göre akciğer embolisi sebebiyle öldü.

8 Şubat 2016’da Sascha W. de öldü. O da Melisa M.’nin öldüğü evde hayatını kaybetti. Ölüm sebebi henüz bulunamadı. Yetkililer intihar olduğundan şüpheleniyor. Sascha W.’nin ölmeden önce 2 veda mesajı gönderdiği öğrenildi. Fakat savcılık bunların içeriği ya da kime gönderildiği, intiharın şekli ve ölüyü kimin bulduğu sorusu hakkında herhangi bir açıklama yapmıyor. Eğer Melisa M. Florian H.’dan NSU hakkında herhangi bir şey öğrendiyse bunu Sascha W.’ye anlatmış olması muhtemel değil midir?

“İsveç’te Entegrasyon Politikaları ve Türkiye Diasporası” Raporu

Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi ile Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nin ortak yürüttüğü “İsveç’te Entegrasyon Politikaları ve Türkiye Diasporası” başlıklı araştırma yayınlandı. Temel hak ve özgürlükler bağlamında İsveç göç ve entegrasyon politikalarının incelendiği raporda, çok kültürlülük, vatandaşlık politikası ve yabancı düşmanlığı gibi konular İsveç özelinde irdeleniyor. Medya taraması yöntemiyle ülkenin göç politikası kronolojik olarak işleniyor.

İsveç’te yaşayan Türk diasporasının ele alındığı rapor ayrıca, Konya’nın Kulu ilçesinden İsveç’e göç eden kesimin yapılanması ve Türkiye kökenli Kürt ve Süryani diasporanın sosyal ve siyasi faaliyetlerine ilişkin bilgiler içeriyor. Çalışma kapsamında yapılan saha çalışmasıyla elde edilen siyasi, dini, eğitim ve örgütlenme haklarına ilişkin değerlendirmeler de sunuluyor.

Rapora bu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.asbu.edu.tr/Media/Default/Etkinlikler/Toplantilar/IsvecKitap.pdf

29 Nisan 2013: İngiltere’de Irkçı Saldırgan Pavlo Lapshyn’in Cinayeti

İngiltere’ye eğitim için gelen Ukraynalı doktora öğrencisi Pavlo Lapshyn 29 Nisan 2013 tarihinde İngiltere’nin West Midlands şehrinde yaşayan Mohammed Saleem’i namaz çıkışı bıcaklayarak öldürdü. Bu cinayetin ardından Lapshyn, 25 Ekim 2013 tarihinde ırkçı motivasyonlu cinayet ve camiilerin olduğu 3 ayrı bölgede bombalı saldırı düzenleme suçlarından dolayı ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Ukrayna’da da evde bomba yapıp çevreye zarar verdiği için cezaya çarptırılan Lapshyn, İngiltere’de yaşadığı 90 gün boyunca bulunduğu bölgelerde terör estirdi. 21 Haziran 2013 tarihinde beslenme çantasında sakladığı ilk bombasını Walsall’daki Aisha Camiinin önüne bırakmış, namaz vakti olduğu için sadece maddi hasar oluşmuştu. Lapshyn 28 Haziran 2013 tarihinde Wolverhampton Merkez Camiini hedef aldı. Polis ancak patlamadan üç hafta sonra bombanın kaynağına ulaşabildi.

Lapshyn’nin en tehlikeli bombası 12 Temmuz’da Kanzul Iman Camiinde patladı. Saldırganın Ramazan dolayısıyla namaz vakitlerinin bir saat geriye alındığını hesaba katmaması, can kaybı oluşmasını engelledi. Bu patlamadan sonra bölgede Müslümanların tehdit altında olduğu tespit edilerek bölgedeki camiiler koruma altına alındı.

Lapshyn yakalandığında tüm suçlamaları kabul etti. Bilgisayarında yapılan incelemeler sonucunda, yaptığı bombaları test ettiği videolara, Muhammed Saleem’i öldürmek için kullandığı bıçağın resimlerine ve Ukrayna’daki ırkçı gruplarla yaptığı yazışmalara ulaşıldı. Saldırılarının sebebinin “ırkçılık” olduğunu itiraf eden terörist, “ırklar arası çatışma başlatmak istedim çünkü ben beyazım ve onlar değil” savunmasında bulundu.