Haberler

İSVİÇRE’DE YENİ VATANDAŞLIK YASASI

Yeni vatandaşlık yasası Ocak 2018’de yürürlüğe girecek. Yasada entegrasyona ilişkin maddeler dikkat çekiyor.

17 Haziran’da biraraya gelen İsviçre Federal Konseyi, yeni vatandaşlık yasasını onayladı. Konsey ayrıca yasanın 2018 yılının ilk ayı itibarıyla yürürlüğe girmesine hükmetti.

Bu yasaya göre vatandaşlık hakkına başvurabilmek için temel şart; iç ve dış güvenlik için tehdit oluşturmamak ve ülkedeki yaşam koşullarına hâkim olmak.

Yasa, oturma iznine sahip ve en az 10 yıldır ülkede bulunan ve ülkeye entegre olan kişilere vatandaşlık verilmesini öngörüyor. Yönetim; ülke dilini bilmek, kamu düzenine uygun davranmak, anayasaya bağlı olmak, ekonomi ve eğitim hayatına katılmak gibi maddeler üzerinden, kişilerin entegre olup olmadığını ölçmeyi hedefliyor. Ayrıca bu maddeler sayesinde ülkede vatandaşlık alabilmek için öngörülen entegrasyon kriterleri de somut hale geliyor.

Federal Konsey yaptığı yeni düzenleme ile, sabıkalı veya sosyal yardım alan kişilerin de vatandaşlık almasının önünü kapadı.

Yasa; Göç Müsteşarlığı, federal makamlar ve kantonlarda vatandaşlığa kabul veren merciler arasında da işbirliğini düzenliyor. Yasadaki değişiklikler nedeniyle, kantonlardaki teşkilat yapısında da tekrar düzenlenmeye gidilmesi gerekiyor. Kanton yasaları ile uyumlu hale getirilmesi için de vatandaşlık yasasının yürürlüğe girme tarihi 2018’e bırakıldı.

Sözkonusu yasa, 2014 yılında da İsviçre Parlamentosu’nun onayını almıştı.

20 HAZİRAN MÜLTECİLER GÜNÜ

Son yıllarda dünya tarihinin en büyük mülteci hareketliliklerinden birine şahitlik ediyoruz. Vatanlarında temel insan haklarından mahrum olan milyonlarca kişi başka ülkelere sığınarak hayatlarını sürdürmeye çalışıyor. Bu nedenle mülteciler günü; en önemli insani ve siyasi konularından biridir. Ancak pek çok ülke ve uluslararası toplumun bu konudaki sessizliği, mülteci akınını krize çevirmiş durumdadır. Bu krizin sorumlusu ise bir bavul dolusu eşya ile umuda yolculuk yapan mülteciler değil, mültecilik olgusuna karşı insani ve hukuki sorumluluklarını yerine getirmeyen ülkeler ve kurumlardır.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği(BMMYK) verilerine göre dünyada 59 buçuk milyon birey yerinden edilmiş durumdadır. Üstelik bu kişilerin neredeyse yarısı da 18 yaşının altındadır. Yaklaşık 10 milyon kişi ise “vatansız” durumdadır. BM verileri ayrıca, her gün 42 bin 500 kişinin yerlerinden edildiğini de ortaya koymaktadır.

Sadece istatistiklerden ibaret gibi gözüken bu göstergeler okunurken her bir rakamın bir insanı nitelediği ve yeryüzündeki her bireyin insani standartlarda yaşamayı hak ettiği unutulmamalıdır.
Mülteci sorununa çözüm üretmeyen uluslararası kurum ve kuruluşların sözde çabaları, sorunu kısır döngüye sokmaktadır. Özellikle Suriye İç Savaşı nedeniyle yaşanan insani kriz ve vatanlarından ayrılmak zorunda kalan milyonlarca Suriyeli, mültecilik meselesini günlük kamu politikalarının da konusu haline getirmiştir. Bu bağlamda ülkemize ve tüm sorumlu ülkelere yönelik bazı hususların hatırlatılması hayati önem taşımaktadır:

Öncelikle “mülteci” olarak sınıflandırdığımız kişilerin kendi içinde farklı aidiyet ve kimliklere sahip olduğu dikkate alınmalıdır. Bu bireylerin her birinin ayrı bir hassasiyeti olduğu unutulmamalıdır.

Öte yandan göç sürecinin en masum halkası olan çocukların durumu mültecilere dair tartışmalarda özellikle incelenmelidir. Çünkü çocuklara ilişkin politikalardaki olumlu ve olumsuz noktalar geleceğimiz için önem arz etmektedir.

Ayrıca mülteci gruplarının önemli bir kısmını oluşturan kadınlara yönelik politikalar da onların hassasiyet ve kırılganlıklarını gidermeye yönelik olmalıdır. Söz konusu politikalar onların haklarını teminat altına alan bir bakış açısıyla üretilmelidir.

İkinci Dünya Savaşı’nda Suriye ve Mısır’a sığınan Avrupalı bireylerin var olduğu, 2008 yılında Suriye’nin dünyanın en fazla mülteciye ev sahipliği yapan ikinci ülkesi olduğu göz önüne alındığında unutulmamalıdır ki kimin ne zaman ne şartlarda mülteci olacağı belli değildir yani başka bir tabirle mültecilik hiç kimsenin tercihi değildir.

Bu bağlamda 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü’nde vurgulanması gereken husus, göç politikalarının sadece ekonomik bakış açısıyla değil insani yaklaşımın baskın olduğu bakış açısıyla geliştirilmesidir. Temennimiz bu konuda farkındalık yaratılması, tüm ülke ve toplumların bu konuda üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesidir.

“Maarif Vakfı” Kuruluyor

65. Hükümet Programında yer alan “eğitimde uluslararası hareketlilik ve işbirliği desteğinin sağlanması” maddesi hayata geçiriliyor. Bu kapsamda Türkiye Maarif Vakfı kurulmasına ilişkin kanun tasarısı, TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilerek yasalaştı.

Yasayla, “Maarif Vakfı” adıyla İstanbul merkezli bir vakıf kurulacak. Bu kurum; yurtdışında insanlığın ortak birikim ve değerlerini esas alarak, örgün, yaygın eğitim hizmetleri vermek ve geliştirmek için okul öncesi eğitimden, üniversite eğitimine kadar tüm eğitim süreçlerinde burs verecek. Vakıf; okul, eğitim kurumu ve yurt gibi tesisler de açacak.

Vakıf, ayrıca öğrencilere, eğitim bursu, mali destek, kıyafet, bilgisayar ve yazılım gibi yardımlarda bulunacak. Vakıf, nakdi ve ayni yardım kabul edebilecek.

Maarif Vakfı, yurtdışındaki Türklerin anadil eğitimi açısından da büyük önem taşıyor. Kurulacak okullar sayesinde Türkçe eğitim almak isteyen öğrenciler ve ailelerinin ihtiyacına cevap verilmiş olunacak. Vakıf okullarının verdiği eğitimle yurtdışında yaşayan Türklerin, kendi ülke, kültür ve dilinden uzaklaşmasının önüne geçilmiş olacak.

Mütevelli heyeti, yönetim ve denetim kurullarından oluşacak vakfın, yurtiçi ve yurtdışında iktisadi işletme kurma hakkı da olacak. Milli Eğitim Bakanlığı vakfa, kuruluş tamamlandıktan sonra, bütçesinden 1 milyon lira aktaracak.

Prof. Güveli’nin GAV Ziyareti

Essex Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Prof. Ayşe Güveli, vakfımızı ziyaret etti. Ziyarette Güveli, “2000 Aile: Türkler’in Avrupa’da Göç Tarihleri” adlı geniş kapsamlı çalışması hakkında bilgi verdi.

Çalışma, Türkiye’den Avrupa’ya (1961-1974) işçi göçüne ilişkin, göç veren bölgeler üzerinde başlatılan ilk akademik araştırma olma özelliği taşıyor. Kendisi de bir göçmen çocuğu olan Güveli’nin araştırmasının çıkış noktası ise kendi annesinin; yurtdışında benliğini, kimliğini, dinini kaybetme endişesi.

14 ülkenin bilim kurumlarının oluşturduğu NORFACE tarafından 2 buçuk milyon avroluk bir bütçe ile desteklenen projede, Türkiye’nin en çok göç veren bölgelerinde saha araştırmaları yapıldı. 2009’da Trabzon Akçaabat, Konya Kulu, Denizli Acıpayam ve Afyon Emirdağ’da başlayan çalışmalar 5 yıl sürdü.

Araştırma ekibi ilk olarak 1930-45 yılları arasında Türkiye’nin en çok göç veren bölgelerinde doğmuş erkeklerin izini sürdü. Bu tespit edilen kişiler, “göç etmemiş” veya “Avrupa’ya göç etmiş” olarak ayrıştırılarak veriler toplandı. Daha sonra bu kişilerin altsoylarına da sorular yöneltildi. Saha analizlerinin sonunda Avrupa’ya giden ve gitmeyen 3 kuşak arasında kıyaslama yapmak için bulgular elde edildi.

Dikkat çeken bazı bulgular şu şekilde;

• Göç edenlerin üçüncü kuşaklarında bile Türkiye ve Türkçe ile yakınlık sürüyor
• Gidenlerin çok büyük bir kısmı, kendi ülkelerinde gömülmek istiyor
• Hem giden, hem de Türkiye’de kalanlar arasında kadın-erkek eşitliğine bakış açısı olumlu yönde ilerleme göstermiş
• Hem giden, hem de Türkiye’de kalanlar arasında 3. kuşağın eğitim seviyesi büyük ölçüde aynı düzeyde
• Avrupa’dan Türkiye’ye geri dönen 3’üncü kuşaklar, iş bulma anlamında burada kalanlardan daha şanslı oluyor
• Hem giden hem de Türkiye’de kalanlar arasında görücü usulü evliliklerde ciddi oranda azalma görülüyor
• Göç eden ilk kuşağın eğitim seviyesi sanılanın aksine yüksek

Çalışmanın detaylarına http://2000families.org/ adresinden ulaşılabilir.

Almanya Aşağı Saksonya’da Müslüman Çatı Kuruluşları ile Yapılacak “Devlet Anlaşması” Yine Ertelendi

2003 yılından bu yana Aşağı Saksonya Eyalet Hükümeti’nin gündeminde, belirli Müslüman cemaatleri ile yapılacak bir anlaşma var. Bu kapsamda DİTİB-Aşağı Saksonya ve Almanya Aşağı Saksonya Eyaleti Müslüman Birliği ile Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu için ayrı ayrı anlaşma metinleri hazırlandı. Ancak 14 Haziran’da Eyalet Meclisi’nde söz konusu metine ilişkin son görüşmeden de sonuç çıkmadı. Daha önce de onaylanmadan ileri bir tarihe ertelenen antlaşma metni, bazı değişiklikler yapılmak üzere yaz sonuna bırakıldı.

Yeşiller ve Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) grupları tarafından Meclis’e taşınan metin 22 maddeden oluşuyor. Anlaşma, Müslüman ve Alevi cemaatlerin kendi dini meselelerini bağımsız bir şekilde yönetmelerine imkân sağlamayı öngörüyor. Anlaşma metninden dikkat çeken bazı başlıklar şöyle sıralanıyor;

  • Anlaşma ile İslam/Alevi din derslerinin (IRU/ARU) düzenlenmesi ve ihtiyaca göre yaygınlaştırılması planlanıyor
  • Anlaşma, öğretmenlerin tercih ettikleri gibi giyinebilme hakkını güvence altına alıyor. Başörtüsüne ilişkin maddede; tartışmalara neden olan yasak kararlarının inanç özgürlükleriyle çeliştiğine vurgu yapılıyor
  • Anlaşmada, öğrencilerin ibadet etme hakkına saygı duyulması gerektiği ve ihtiyaç duyulduğunda fiziki ortam sağlanabileceği belirtiliyor
  • Müslüman toplumunu mağdur eden cenaze-defin işlemleri için mevcut defin alanlarında Müslümanların da söz sahibi olması için gereken kurumların (örn: kiliseler) imkân sağlaması tavsiye ediliyor
  • Anlaşma ile Eyalette Müslüman ve Alevi cemaatlerinin açacağı eğitim kurumlarının tanınıp desteklenmesinin önü açılıyor
  • Anlaşmaya taraf olan Müslüman ve Alevi çatı kuruluşlarına 5 yıl boyunca her yıl 100 bin avro yardım sağlanması planlanıyor
  • Kiliselere sağlanan bazı ekonomik muafiyetlerin, çatı kuruluşlara da verilmesi planlanıyor

Öte yandan Hristiyan Demokrat Birliği Partisi (CDU) ise Mayıs ayında bu metin üzerine, 14 maddelik talep listesini sundu. CDU’nun metnindeki kritik bazı başlıklar ise şu şekilde;

  • Entegrasyonun önüne geçeceği endişesi nedeniyle okullarda, ibadet odaları kurulmamalıdır
  • Müslüman çatı kuruluşları; ezanın dışarıya okunması taleplerinden feragat etmelidir
  • Cenaze ve defin işlemlerinde kiliseler dışında bir organizasyonun yetkilendirilmesi kabul edilemez
  • Anlaşma metnindeki kiliselere ilişkin tüm maddelerde kiliselerin görüşü alınmalıdır
  • Müslüman çocuklar tüm derslere, okul sosyal aktivite ve gezilerine katılmalıdır (örn: kız öğrencilerin beden/yüzme derslerine katılım çekinceleri, okul gezilerindeki yeme-içme hassasiyeti ve gezilerdeki karma konaklama vs.)
  • Başörtülü öğretmenlerin okul içinde tartışma ve karışıklığa yol açabileceği düşünüldüğü için, eğitim kurumlarında, veli, öğretmen ve öğrencilerin başvurabileceği bir dayanışma kurulunun oluşturulması (Clearingstelle)

Öte yandan CDU’nun okullardaki ibadet odalarına karşı tutumuna Eyalet Protestan Kilisesi Konfederasyonu’ndan da tepki geldi. Kilise, bir yetkilisi aracılığıyla, ibadet odalarının engellenmesinin, okul içi barışa zarar vereceğini ifade etti. Ayrıca aynı açıklamada; kişilerin “entegrasyon” adı altında dini özgürlüklerinin kısıtlanmaması gerektiği de vurgulandı.

Bunlara ek olarak CDU’nun “popülist” bir yaklaşımla Selefilere karşı anlaşma metni aracılığıyla önlem alma çabası da eleştiriliyor. Aşağı Saksonya Eyaleti Müslüman Birliği eski yöneticisi Avni Altıner, CDU’nun bu talebini gereksiz olarak nitelendirirken, anlaşmanın diğer eyaletlere de örnek teşkil edebileceğini söyledi.

Anlaşma metnine bakıldığında, Almanya’da Eyalet Hükümetlerinin ülkede yaşayan Müslüman cemaatlerine bakışına ilişkin ipuçlarını da görebiliyoruz. Anayasal zemin üzerine kurulan görüşmelerde “kadın-erkek eşitliği”, “devletin dini görüşlere karşı tarafsızlığının savunulması” gibi hususların anlaşma metnine koyulması şaşırtıcı bir durum. Bu maddeler bir anlamda Eyalet Hükümeti’nin Müslüman Cemaatlere karşı tam anlamıyla güven duymadığını gösterirken diğer yandan da hükümet yetkililerinin bilinçaltlarındaki önyargıları ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca anlaşmanın içeriğine bakıldığında birçok maddede somut haklardan ziyade “niyet” veya “tavsiye” içeriyor. Bu konu cemaatlerin radyo-televizyon kurumlarında “makul” bir düzeyde temsilinin desteklenmesi veya “dini cemaat statüsü” maddeleri ile örneklendirilebilir. Bu gibi maddeler Müslüman cemaatlerine –aslında tabii olan– hak ve özgürlüklerini gerçek anlamda veriyor mu sorusunu akıllara getiriyor.

Eyalet Meclisi’nde yaz sonunda tekrar görüşülecek olan anlaşma metnine, İslam karşıtlığı ve radikal İslam’a karşı işbirliğine ilişkin bir madde daha eklenmiş olacak. Ayrıca okulları ilgilendiren hususlar ile ilgili hukuki düzenlemeler ve mahkeme kararları ele alınacak. Bu kapsamda anlaşma metninde bulunan “başörtüsü serbestliği”, “okullarda ibadet odaları”, “din dersleri” gibi maddeler üzerinde de değişiklik yapılması veya bu maddelerin hukuki açıdan temellendirilmesi bekleniyor.

IOM: Son yirmi yılda 60 binden fazla mülteci göç yolunda hayatını kaybetti

Son yıllarda dünyanın pek çok noktasında tırmanışa geçen çatışmalar nedeniyle binlerce kişi daha güvenli bir yaşam için evlerini terk ediyor. Ancak, 1996’dan bu yana 60 binden fazla mültecinin umuda yolculuğu yarım kaldı. Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) yayınladığı son rapor da konuya ilişkin acı gerçekleri bir kez daha gözler önüne serdi.

Rapora göre son 20 yılda 60 binden fazla mülteci, göç yolunda can verdi. Her yıl katlanarak artan ölü sayısı maalesef ki 2015’te rekor seviyeye ulaştı. Geride bıraktığımız yıl boyunca 5 bin 400 mülteci hayatını kaybetti. Bu kayıpların 4 bine yakını Akdeniz’de yaşandı. Akdeniz suları her yıl derme çatma teknelerle Avrupa’ya ulaşmaya çalışan binlerce göçmene mezar oluyor. Henüz 6’ncı ayında olduğumuz 2016’da ise 3 bin 400’den fazla mülteci yolda karşılaştığı zorluklar nedeniyle can verdi.

Üstelik örgüt yetkililerine göre, kayıtlara bile geçemeyen sayısız can kaybı daha var. Bu kayıplar, kayıt altına alınamadığı için gerçek sayıyı tespit etmek de imkânsız. Örgüt yetkilileri, kayıpların önüne geçebilmek için uluslararası bir veri ağı kurulması gerektiği görüşünde. Yetkililerin konuya ilgisizliği, mülteci ailelerinin üzüntüsünü daha da artırıyor. Ayrıca bu kişilerin ölümü kayıt altına alınamadığı için geride kalan ailelerini de büyük yasal zorluklar bekliyor.