Haberler

Fransa’daki Mülteci Kampı Tartışması

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin yayınladığı rapora göre dünya genelinde 65,3 milyon kişi göçmen durumuna düşmek zorunda kalmıştır. Bu sayı aynı zamanda dünya tarihine üzücü bir rekor olarak da geçmiştir. Ancak göçmenler hayata tutunmak için coğrafi sınırları aşsa da, insanların zihinlerinde çizdiği engelleri aşamıyor. Maalesef pek çok ülkede olduğu gibi Fransa’da da mülteci kamplarının durumuna ilişkin tartışmalar var. Ülkedeki kamplara sığınan binlerce kişi en temel insan haklarından bile yoksun bırakılarak yaşam mücadelesi veriyor.

Fransa’da konunun en çarpıcı örneği 2015 yılında Calais kampında yaşandı. Kamptaki ihmaller nedeniyle aynı yıl Danıştay ilgili valilik ve belediyeye yaptırım uyguladı. Bu yılın başında ise Grande-Synthe beldesindeki mülteci kampının olumsuz koşulları Belediye Başkanı Damien Carême’yi harekete geçirdi. Ancak güvenlik gerekçeleri öne sürülerek belediyenin çalışmaları Nord Valisi tarafından engellendi. Bazı sivil toplum kuruluşlarının İnsan Hakları Danışma Komisyonuna başvurması üzerine ise inceleme başlatıldı. Bu sırada da Belediye Başkanı ve İçişleri Bakanlığı arasında kampın şartlarını iyileştirmek üzerine mutabakat sağlandı.

Mutabakata rağmen Komisyon, kampa ilişkin bir rapor yayınladı. Raporda Grande Synthe bölgesinin daha önce de Portekiz, İspanya, Fas ve Cezayir’den göç aldığı belirtiliyor. Bu nedenle bölge halkının yüzde 45’i (yaklaşık 22 bin kişi) göçmen asıllı. Ayrıca işsizlik oranı yüzde 25 olmasına rağmen halkın göçmenler için gösterdiği anlayışın memnuniyet verici olduğu ifade ediliyor. Komisyona göre, sunulan bilgi kirliliğinin aksine, son göçmen akınından bu yana suç oranında yükseliş olmamıştır.

Komisyon, kamptaki salgın hastalıklar ve ailesiz çocukların durumuna da değinmiştir. Öte yandan bin 500 kişi ile sınırlı olan kamp kapasitesinin aşıldığı ve kampta yaklaşık 2 bin 800 kişinin yaşam mücadelesi verdiği de hatırlatılmıştır.

Raporda mülteciler arasında (iyi sığınmacı-savaştan kaçanlar/kötü sığınmacı-ekonomik nedenlerden kaçanlar) bir ayrım gözetilmesinin de insan hakları ihlallerine sebebiyet verdiği vurgulanmıştır. İnsan Hakları Milli Danışma Komisyonu 20 Haziran 2016 tarihinde yayınladığı notunda ise Türkiye ile imzalanan Geri Kabul Anlaşması’nın AB için bir şeref kaybı ve Birlik değerlerine ihanet olduğunu savunuyor.

Fransa’daki kampların durumu ve Geri Kabul Anlaşması’ndaki pürüzler göz önünde bulundurulduğunda, bu ülkedeki kampların iyileştirilmesi için işbirliğine gidilmesi de yeni bir alternatif olabilir.

Almanya’da Mültecilere Yönelik Saldırılar Ürkütücü Boyutta

Avrupa kıtasına yönelen mülteci dalgasına paralel olarak Almanya’da mültecilere yönelik saldırılar artıyor

Ülkelerindeki çatışmalardan kaçıp Avrupa’ya sığınan binlerce mülteci, ırkçı saldırılara hedef olmaktan kurtulamıyor. Federal Kriminal Dairesi’nin (BKA) paylaştığı son veriler de Almanya’daki saldırılarda yaşanan artışı gözler önüne seriyor. Thüringen Eyaleti Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın düzenlediği sempozyumda açıklanan verilere göre, bu yılın ilk yarısında mültecilerin kaldığı yurtlara yönelik 563 suç işlendi. Bunların 97’si “şiddet suçu” olarak tanımlanıyor. 51’i ise kundaklama. Ayrıca 4 cinayet teşebbüsü de engellendi. Geçtiğimiz yıl boyunca ise yaklaşık bin saldırı gerçekleştiği açıklanmıştı.

Öte yandan 2016 yılı itibariyle Federal Kriminal Daire, mülteci yurtları dışında, kamuya açık alanlarda gerçekleşen saldırıları da kayıt altına almaya başladı. Bu kapsamda elde edilen verilere göre, mülteciler 147’si “şiddet suçu” olmak üzere 824 farklı saldırıya maruz kaldı.

Bunlara ek olarak Daire, 2014-15 yıllarında saldırıların yüzde 50’sinin tek kişi, yüzde 42’sinin ise 2-5 kişilik gruplar tarafından gerçekleştirildiğini açıkladı. Ancak BKA yetkilileri, tek kişinin düzenlediği saldırıların da arkasında polisin ulaşamadığı başka kişiler olabileceğini savunuyor. Ayrıca saldırganların yüzde 42’sinin sabıka kaydı bulunmaması ve bu kişilerin üçte ikisinin radikal görüşlü olmaması dikkat çekiyor.

Maalesef mülteciler dışında, bu konuyla ilgilenen milletvekili, polis ve sosyal görevliler de saldırıya uğruyor. 2016’nın ilk 6 ayı boyunca bu kişilere yönelik, başta hakaret ve tehdit içeren saldırılar olmak üzere 202 vaka kayıtlara geçti. Yardım kuruluşları ve gönüllülere karşı da 3’ü “şiddet suçu” sayılan 76 saldırı tespit edildi.

BKA, Almanya genelindeki ev ve yurtlara yerleştirilen 1 milyondan fazla mültecinin de benzer saldırılara maruz kalmasından endişe ediyor. Ele alınması gereken başka bir konu ise, BKA’nın 2016’nın diğer yarısına ilişkin hiçbir öngörü de bulunamaması.

Leipzig Üniversitesi’nden “Aşırı Sağcılık” Araştırması

Araştırmaya göre ülkede aşırı sağ eğilimler tırmanışa geçti

Almanya’daki Leipzig Üniversitesi’nin 2002 yılından bu yana her 2 yılda bir düzenli olarak yürüttüğü araştırma, ülkede yabancı düşmanlığının tehlikeli boyutlara ulaştığını ortaya koydu. Bu sene, Otto Brenner, Rosa-Luxemburg ve Heinrich-Böll vakıflarının da destek verdiği çalışma, ülkede Müslüman, Roman, mülteci ve eşcinsellere yönelik nefretin tırmandığını gösterdi.

Araştırmaya katılanların yaklaşık yüzde 50’si Almanya’daki Müslüman nüfusu nedeniyle kendilerini ülkelerinde yabancı gibi hissettiğini söyledi. Bu kişilerin oranı 2014’te yüzde 43’tü.

Romanların suça eğilimli olduğunu düşünenleri oranı ise yüzde 44’ten, 58’e yükselmiş durumda. Ayrıca Romanların şehir merkezlerinden tahliye edilmesini isteyenlerin oranı da yüzde 50’ye yakın. Araştırmaya katılanların yüzde 80’i, Berlin yönetiminin sığınma başvurularında daha katı politikalar benimsemesi gerektiği görüşünde.

Aşırı sağcılar kendilerini temsil edecek güç olarak da Almanya İçin Alternatif Partsi’ni (AfD) görüyor. Araştırmaya katılan aşırı sağcıların yüzde 89’u AfD destekçisi. Bu kişilerin de yüzde 85’i kendilerini Müslümanlar nedeniyle ülkelerinde yabancı hissediyor. Ayrıca AfD sempatizanlarının yüzde 71’i Almanya’yı “tehlikeli biçimde yabancılaşmış” buluyor.

Leipzig Üniversitesi’ne göre de önyargı ve nefretin sebebi aşırı sağcı partiler değil. Partiler sadece; topluma yerleşmiş olan görüşlerin meşru zeminini oluşturuyor. Her zaman var olan yabancı düşmanlığı ve aşırı sağcılık bu partiler aracılığıyla daha görünür hale geliyor. Öte yandan üniversitenin, bu araştırmaya ayrı bir bölüm olarak İslam düşmanlığı gibi önemli konuyu dâhil etmemesi de eleştiri konusu olmuştur.

İSVİÇRE’DE YENİ VATANDAŞLIK YASASI

Yeni vatandaşlık yasası Ocak 2018’de yürürlüğe girecek. Yasada entegrasyona ilişkin maddeler dikkat çekiyor.

17 Haziran’da biraraya gelen İsviçre Federal Konseyi, yeni vatandaşlık yasasını onayladı. Konsey ayrıca yasanın 2018 yılının ilk ayı itibarıyla yürürlüğe girmesine hükmetti.

Bu yasaya göre vatandaşlık hakkına başvurabilmek için temel şart; iç ve dış güvenlik için tehdit oluşturmamak ve ülkedeki yaşam koşullarına hâkim olmak.

Yasa, oturma iznine sahip ve en az 10 yıldır ülkede bulunan ve ülkeye entegre olan kişilere vatandaşlık verilmesini öngörüyor. Yönetim; ülke dilini bilmek, kamu düzenine uygun davranmak, anayasaya bağlı olmak, ekonomi ve eğitim hayatına katılmak gibi maddeler üzerinden, kişilerin entegre olup olmadığını ölçmeyi hedefliyor. Ayrıca bu maddeler sayesinde ülkede vatandaşlık alabilmek için öngörülen entegrasyon kriterleri de somut hale geliyor.

Federal Konsey yaptığı yeni düzenleme ile, sabıkalı veya sosyal yardım alan kişilerin de vatandaşlık almasının önünü kapadı.

Yasa; Göç Müsteşarlığı, federal makamlar ve kantonlarda vatandaşlığa kabul veren merciler arasında da işbirliğini düzenliyor. Yasadaki değişiklikler nedeniyle, kantonlardaki teşkilat yapısında da tekrar düzenlenmeye gidilmesi gerekiyor. Kanton yasaları ile uyumlu hale getirilmesi için de vatandaşlık yasasının yürürlüğe girme tarihi 2018’e bırakıldı.

Sözkonusu yasa, 2014 yılında da İsviçre Parlamentosu’nun onayını almıştı.

20 HAZİRAN MÜLTECİLER GÜNÜ

Son yıllarda dünya tarihinin en büyük mülteci hareketliliklerinden birine şahitlik ediyoruz. Vatanlarında temel insan haklarından mahrum olan milyonlarca kişi başka ülkelere sığınarak hayatlarını sürdürmeye çalışıyor. Bu nedenle mülteciler günü; en önemli insani ve siyasi konularından biridir. Ancak pek çok ülke ve uluslararası toplumun bu konudaki sessizliği, mülteci akınını krize çevirmiş durumdadır. Bu krizin sorumlusu ise bir bavul dolusu eşya ile umuda yolculuk yapan mülteciler değil, mültecilik olgusuna karşı insani ve hukuki sorumluluklarını yerine getirmeyen ülkeler ve kurumlardır.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği(BMMYK) verilerine göre dünyada 59 buçuk milyon birey yerinden edilmiş durumdadır. Üstelik bu kişilerin neredeyse yarısı da 18 yaşının altındadır. Yaklaşık 10 milyon kişi ise “vatansız” durumdadır. BM verileri ayrıca, her gün 42 bin 500 kişinin yerlerinden edildiğini de ortaya koymaktadır.

Sadece istatistiklerden ibaret gibi gözüken bu göstergeler okunurken her bir rakamın bir insanı nitelediği ve yeryüzündeki her bireyin insani standartlarda yaşamayı hak ettiği unutulmamalıdır.
Mülteci sorununa çözüm üretmeyen uluslararası kurum ve kuruluşların sözde çabaları, sorunu kısır döngüye sokmaktadır. Özellikle Suriye İç Savaşı nedeniyle yaşanan insani kriz ve vatanlarından ayrılmak zorunda kalan milyonlarca Suriyeli, mültecilik meselesini günlük kamu politikalarının da konusu haline getirmiştir. Bu bağlamda ülkemize ve tüm sorumlu ülkelere yönelik bazı hususların hatırlatılması hayati önem taşımaktadır:

Öncelikle “mülteci” olarak sınıflandırdığımız kişilerin kendi içinde farklı aidiyet ve kimliklere sahip olduğu dikkate alınmalıdır. Bu bireylerin her birinin ayrı bir hassasiyeti olduğu unutulmamalıdır.

Öte yandan göç sürecinin en masum halkası olan çocukların durumu mültecilere dair tartışmalarda özellikle incelenmelidir. Çünkü çocuklara ilişkin politikalardaki olumlu ve olumsuz noktalar geleceğimiz için önem arz etmektedir.

Ayrıca mülteci gruplarının önemli bir kısmını oluşturan kadınlara yönelik politikalar da onların hassasiyet ve kırılganlıklarını gidermeye yönelik olmalıdır. Söz konusu politikalar onların haklarını teminat altına alan bir bakış açısıyla üretilmelidir.

İkinci Dünya Savaşı’nda Suriye ve Mısır’a sığınan Avrupalı bireylerin var olduğu, 2008 yılında Suriye’nin dünyanın en fazla mülteciye ev sahipliği yapan ikinci ülkesi olduğu göz önüne alındığında unutulmamalıdır ki kimin ne zaman ne şartlarda mülteci olacağı belli değildir yani başka bir tabirle mültecilik hiç kimsenin tercihi değildir.

Bu bağlamda 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü’nde vurgulanması gereken husus, göç politikalarının sadece ekonomik bakış açısıyla değil insani yaklaşımın baskın olduğu bakış açısıyla geliştirilmesidir. Temennimiz bu konuda farkındalık yaratılması, tüm ülke ve toplumların bu konuda üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesidir.

“Maarif Vakfı” Kuruluyor

65. Hükümet Programında yer alan “eğitimde uluslararası hareketlilik ve işbirliği desteğinin sağlanması” maddesi hayata geçiriliyor. Bu kapsamda Türkiye Maarif Vakfı kurulmasına ilişkin kanun tasarısı, TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilerek yasalaştı.

Yasayla, “Maarif Vakfı” adıyla İstanbul merkezli bir vakıf kurulacak. Bu kurum; yurtdışında insanlığın ortak birikim ve değerlerini esas alarak, örgün, yaygın eğitim hizmetleri vermek ve geliştirmek için okul öncesi eğitimden, üniversite eğitimine kadar tüm eğitim süreçlerinde burs verecek. Vakıf; okul, eğitim kurumu ve yurt gibi tesisler de açacak.

Vakıf, ayrıca öğrencilere, eğitim bursu, mali destek, kıyafet, bilgisayar ve yazılım gibi yardımlarda bulunacak. Vakıf, nakdi ve ayni yardım kabul edebilecek.

Maarif Vakfı, yurtdışındaki Türklerin anadil eğitimi açısından da büyük önem taşıyor. Kurulacak okullar sayesinde Türkçe eğitim almak isteyen öğrenciler ve ailelerinin ihtiyacına cevap verilmiş olunacak. Vakıf okullarının verdiği eğitimle yurtdışında yaşayan Türklerin, kendi ülke, kültür ve dilinden uzaklaşmasının önüne geçilmiş olacak.

Mütevelli heyeti, yönetim ve denetim kurullarından oluşacak vakfın, yurtiçi ve yurtdışında iktisadi işletme kurma hakkı da olacak. Milli Eğitim Bakanlığı vakfa, kuruluş tamamlandıktan sonra, bütçesinden 1 milyon lira aktaracak.