Etkinlikler

“Anavatana Etki Alanı: Diasporadan Siyasal Katılım” Başlıklı Panel Gerçekleştirildi

Vakfımız tarafından düzenlenen “Anavatana Etki Alanı: Diasporadan Siyasal Katılım” başlıklı panele AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu ve Nuh Naci Yazgan Üniversitesi’nden Dr. Öğretim Üyesi Ergin Ulusoy konuşmacı olarak katıldı.

Açılış konuşmasını GAV Genel Koordinatörü Ünal Koyuncu’nun yaptığı panelde uzman konuklarca diasporanın siyasal katılımı değerlendirildi.

“Diaspora siyasal katılımı şart koşan bir kavramdır”

Türkiye’de üniversitelerde diaspora ve göç çalışmaları merkezlerinin henüz yolun başında olduğunu belirten İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu diasporada siyasi katılımın boyutunun yeterince anlaşılmadığını ifade etti. Diaspora kavramının siyasal katılımı şart koştuğunu söyleyen Yeneroğlu yurtdışındaki Türklerin siyasal katılımının çok önemli olduğunu ve diasporaya güçlü bir şekilde temsil hakkının verilmesi gerektiğini kaydetti.

Yurtdışı Türkler Komisyonu’nun kurulması yönünde çalışmalar başlatacaklarını da ifade eden vekil Yeneroğlu, Yurtdışı Türkler Komisyonun kurulması halinde diasporanın siyasal katılımının çok daha önem kazanacağını ve Türk diasporasının kamuoyunda nitelikli bir şekilde tartışılacağını belirtti.

“Diaspora kavramına çok uzun yıllar olumsuz anlamlar yüklendi”

Panele konuşmacı olarak katılan Dr. Öğretim Üyesi Ergin Ulusoy sunumundan önce Türkiye’de diaspora politikası dendiği zaman lobicilik faaliyetlerinin akla geldiğini oysa ki diasporanın olumsuz bir anlam içermediğini ifade etti.

Ulusoy, diaspora Türklerinin, seçimlere katılımın çok önemli olduğunu yurt dışı Türklerin bu hakkı kullanırken en doğal haklarını kullandıklarını ve seçimlere katılım sayısının ise her seçimde sürekli olarak arttığına dikkat çekti. Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’nın başarılı çalışmalılarına da değinen Ulusoy diaspora politikalarının her bir mesken ülkenin sosyolojisine göre hazırlanması gerektiğini söyledi.

Ulusoy, sunumunda diaspora milletvekilliğinin başarılması halinde seçimlere katılımın artacağını ifade ederek diasporik bilincin sadece devletten beklenmemesi gerektiğini diasporanın kendi içinde de bu bilinci oluşturması gerektiğini kaydetti.

“Anavatana Etki Alanı: Diasporadan Siyasal Katılım” paneli; katılımcıların konuşmacılara yönelttiği soruların cevaplanması ile son buldu.

 

“Almanya’nın İmtihanı: Terör Örgütü NSU Davası” Başlıklı Panel Gerçekleştirildi

Almanya’da 2000-2007 yılları arasında 8’i Türk 10 kişiyi öldürmek, 2 bombalı saldırı ve 15 banka soygunu düzenlemekle suçlanan NSU terör örgütü davası 11 Temmuz 2018 tarihinde karara bağlandı. Türk diasporasını ve Türkiye’yi yakından ilgilendiren bu davanın hukuksal ve toplumsal etkilerinin konuşulması amacıyla vakfımız tarafından düzenlenen panelde, uzman konuşmacılar ve konuyla ilgili birçok kişi bir araya geldi.

31 Temmuz 2018 tarihinde gerçekleştirdiğimiz “Almanya’nın İmtihanı: Terör Örgütü NSU Davası” başlıklı panelimize konuşmacı olarak; TÜRKSAM Uzmanı, İstanbul Ayvansaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Osman Can Ünver ve Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) İnsan Hakları Koordinatörü Fatih Nişancı katıldı.

Kurumsal Irkçılıktan Beslenen Aşırı Sağ

Panelde; ırkçılığın ve ötekileştirmenin tarihsel kökenleri ve günümüzdeki şekli hakkında bilgi veren Doç. Dr. Osman Can Ünver, Avrupa’da ve özellikle Almanya’da son dönemde artan, şiddeti araç olarak kullanan ırkçı ve İslam düşmanı yapıların gündemi belirleyen en önemli olgulardan biri haline geldiğini vurguladı. Ünver konuşmasında, ırkçılığın yüzyıllardır Avrupa devletlerinin iç ve dış politikalarının temel belirleyicilerinden biri olduğunu ifade etti.

Ünver, NSU terör örgütüne değindiği konuşmasında ise Almanya’daki kurumsal ırkçılıktan ve devlet kurumlarının demokratik hukuk devleti ilkelerine bağdaşmayan bazı tutumlar içerisinde olduklarından bahsetti.  Avrupa’da toplumlara verilmiş olan hakların yavaş yavaş geri alındığını ifade eden Ünver, hedefe göçmenlerin, kadınların ve engellilerin yani savunmasız grupların konulduğunu kaydederek “Kırılgan olan kim varsa ötekileştirilmiştir. Bu yeni bir ırkçılık biçimidir.” ifadesini kullandı. Ünver sözlerini Alman medyasında davanın değerlendirilmesine ilişkin haberlerin ‘ama’sız olması gerektiğini söyleyerek noktaladı.

Davanın Hukuksal ve Toplumsal Etkileri

Davanın hukuksal ve toplumsal etkilerini değerlendiren Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) İnsan Hakları Koordinatörü Fatih Nişancı, davanın Türk diasporası ve Türkiye için önemini vurgulayarak, davanın oluşum sürecini ve dava dosyasını dinleyicilere aktardı.

Davanın 280 bin sayfalık soruşturma dosyasına sahip olduğuna ve dava boyunca 438 duruşma yapıldığına dikkat çeken Nişancı, davayı sadece mahkeme kararı üzerinden değerlendirmenin yanlış olacağını ifade etti. Dava sürecinin nasıl işlediği, meclis araştırma raporu ve savcılığın iddianameyi nasıl oluşturduğunun da bilinmesi gerektiğini belirtti.

Davanın devletin konumunu göstermesi açısından önemini vurgulayan Nişancı, davada ırkçılık ihtimalinin hep göz ardı edildiğini ve dava kararının Almanya’da hukuk devletine olan inancı sarstığını aktararak sözlerini tamamladı.

“Almanya’nın İmtihanı: Terör Örgütü NSU Davası” paneli; katılımcıların konuşmacılara yönelttiği soruların cevaplanması ile son buldu.

Göç ve Medya Paneli Gerçekleştirildi

Son dönemde medyada yer alan göçmenlere yönelik taraflı ve toplumun algısına etki eden haberlerin hızla artması göç ve medyanın beraber incelenmesi gerekliliğini doğurmuştur. Göç Araştırmaları Vakfı olarak bu hususa dikkat çekmek amacıyla uzman konuklar ve konuya ilgi duyan katılımcılarımızla birlikte “Göç ve Medya” konulu bir panel gerçekleştirdik.

21 Haziran Perşembe günü Vakfımızda gerçekleştirdiğimiz panelde; Türkiye’de sığınmacılara yönelik medya algısını tartışmak üzere Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Suat Kolukırık, Selçuk Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Abdulkadir Gölcü ve Hürriyet Gazetesi Muhabiri Zeynep Bilgehan konuşmacı olarak katıldı. Panel boyunca konuşmacılar kendi uzmanlık alanları hakkında göç ve medyaya dair değerli bilgi ve tecrübelerini katılımcılarımızla paylaştılar.

Medya ve Etik İlişkisi

Panelde; medya ve etik ilişkisinin tarihsel gelişimi hakkında bilgi veren Dr. Abdulkadir Gölcü,  18. yüzyılda ticari gazeteciliğin gelişmesinin ardından basına yüklenen dördüncü güç olma misyonu, bu misyonun gelişim süreci ve düşünsel temellerini ele aldı. Gölcü bu bilgiler ışığında; bugünün dünyasında medya ve etik ilişkisini değerlendirdi.

Gölcü, gazetelerinin siyasal açıdan tarafsız ve kesin olarak olgulara dayalı olduğunu söylemenin bugün bir erdem hâline geldiğini ve gazetecilerin genel kamu yararı için tarafsız haber üreten bağımsız profesyoneller oldukları fikrinin gelişip serpilebileceği bir etik mecraya yerleştirildiğini fakat reel gerçekliğin bu durumun zıttı bir bağlamda şekillendiğini ifade etti. Aynı zamanda medyada yer alan fakat etik olmayan davranışların bir yaptırımının olmadığını, özellikle toplumsal olaylarda etik olmayan davranışlar ve haberlerin herhangi bir süzgeçten geçirilmediğini, dolayısıyla bu haberlerin ve davranışların zamanla normal kabul edildiğini söyledi.

Türkiye’de Göçmen Algısına Genel Bakış

Türkiye’de göçmen algısına genel bakışı analiz eden Prof. Dr. Suat Kolukırık da sosyolojik perspektiften Türk toplumunun göçmenlere bakışı ile göçmenlerin sosyal ve ekonomik görünümüne dair değerlendirmelerde bulundu. Düzensiz göçmen meselesinin iyi yönetilememesinin gelecek için ciddi bir sorun teşkil ettiğini ifade eden Kolukırık, Türkiye’de göçmen algısının bölgeler arasında bile farklılık gösterdiğini, kiminin, göçmenleri bir tehdit olarak gördüğünü, kiminin ise böyle bir algıya sahip olmadığını ifade etti.

Heterojen toplumların daha dinamik olduğunu dile getiren Kolukırık farklı etnik kökenlerin birleşiminden oluşan bir toplumun çeşitliliğe katkıda bulunduğunu ve ABD, Kanada, Avustralya gibi gelişmiş ülkelerde bu durumun gözlemlenebilir olduğunu söyledi.

Kolukırık ayrıca gelecekte göçmen ve göçmen olmayanların birlikte yaşamı üzerine yeni bir toplumsal inşa sürecinin imkânlarını sosyolojik olarak analiz etti. Türkiye’deki göçmen algısının olumlu ve olumsuz yönlerine ilişkin örnekler verdi.

Türk Medyasındaki Göçmen ve Sığınmacı Haberleri

Göç ve Medya panelinin son konuşmacısı olan Gazeteci Zeynep Bilgehan ise medyadaki göçmen ve sığınmacı haberlerini inceleyerek medyada göç haberlerinin nasıl yer aldığını ve şimdiye kadar kendi yaptığı göç haberlerini katılımcılarla paylaştı. Bilgehan, Türk medyasında Suriyeli sığınmacılarla ilgili yapılan haberlerin çoğunluğunu yeni doğan Suriyeli bebeklerin oluşturduğunu belirtti.

Türkiye’deki en büyük mülteci/göçmen grubunun Suriyeliler olduğunu ifade eden Bilgehan 2011’de başlayıp bugüne kadar devam eden kriz boyunca Suriyelilerin medyada ele alınış biçimlerinin değiştiğini kaydetti. Suriye’deki iç savaş uzadıkça, ‘Türkiye Suriyelilere kucak açtı’ haberlerinin yerini Suriyelilerin Türkiye’deki hayatlarıyla ilgili olumlu/olumsuz haberlere bıraktığını söyledi.  Türkiye’deki tek göçmen grubun Suriyeliler olmadığını kaydeden Bilgehan Suriyelilerden sonraki en büyük göçmen grubun ise Afganlar olduğunu dile getirdi. Farklı milletlerden göçmenlerin medyadaki görünürlüğünün farklı olduğuna dikkat çeken Bilgehan bu haberlere okuyucuların reaksiyonlarının da farklı olduğunu ifade etti. Okuyuculardan gelen yorumları paneldeki katılımcılarla paylaştı.

Göç ve Medya paneli, katılımcıların, konuşmacılara yönelttiği soruların cevaplanıp, tartışılması ile son buldu.

 

İslamofobi ile Mücadele Çalıştayı sona erdi

10 Mart Cumartesi günü başlayan İslamofobi ile Mücadele Çalıştayı tamamlandı. İslamofobiyle ilgili pek çok önemli noktanın altını çizen çalıştay, mücadeleye ilişkin ipuçları da verdi.

İstanbul’da düzenlenen ve “İslamofobi ile Mücadele: Kapsamlı ve Etkin Çözümlere Doğru” başlığını taşıyan çalıştay, iki günlük oturumların ardından sona erdi. Çalıştayda, İslamofobi olgusunu eğitimden istihdama, güvenlikten yasal düzenlemelere kadar farklı boyutlarıyla ele alan bir dizi oturum gerçekleştirildi. Çalıştayda öne çıkan vurgu ise İslamofobi olgusunun başta Avrupa olmak üzere Batı’da ‘yeni normal’ hâline gelmeye başladığı gerçeği ve bunun önüne geçmek gerektiği vurgusu idi.

10 Mart’ta başladı

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) katkılarıyla Göç Araştırmaları Vakfı (GAV) ve Fransa’da faaliyet gösteren İslamofobiye Karşı Mücadele Kolektifi (CCIF) işbirliğiyle gerçekleştirilen çalıştay, ilk olarak 10 Mart Cumartesi günü açılış konuşmalarıyla başladı.

İlk oturumlar, açılış konuşmaları ardından başlarken çalıştayda iki gün boyunca farklı konularda toplam beş oturum ve iki atölye konuşması gerçekleştirildi.

Yardım: “Kadınlar çifte ayrımcılığa uğruyor”

Çalıştayın ilk oturumunda istihdam süreçlerinde yaşanan Müslümanlara yönelik ayrımcılık ele alındı. İlk sunum Necmettin Erbakan Üniversitesi’nden Dr. Müşerref Yardım tarafından gerçekleştirilirken Yardım, iş gücü piyasasında ayrımcılığın daha çok dış görünüşe dayalı olarak gerçekleştiğini söyledi. Brüksel ve Londra’da meydana gelen terör saldırılarının ardından namaz kılan kimselerin “radikal aile ortamına” sahip oldukları gerekçesiyle işten çıkarıldıklarını söyleyen Yardım, din ve radikalleşmenin birbiriyle alakasız olduğunu, radikalleşmenin ötekileşme ve dışlanma gibi faktörlerle açıklanabileceğini söyledi.

Dr. Yardım, özellikle kadın adayların iş başvurusu sürecinde daha fazla ayrımcılığa uğradığını söyledi. Bu aşamada ayrımcılığa uğrayanların üçte ikisi kadın iken ayrımcılık şikayetlerinin yüzde ellisi başörtüsü temelli ayrımcılıktan kaynaklandı. Müslüman kadınların hem Müslüman hem de kadın olmalarından kaynaklı olarak çifte ayrımcılığa uğradığı vurgulandı.

Sunum sonrasındaki tartışmada ise Müslüman bireylerin kendi haklarını savunmada yetersiz ve isteksiz davranmalarının mücadele sürecini olumsuz etkilediği gerçeği üzerinde duruldu. Bu tip ayrımcılıklarla mücadelede daha etkin kuruluşlara ihtiyaç duyulduğu ve ulusal bazdaki işbirliklerinin mücadeleyi kolaylaştıracağı belirtildi.

Aksoy: “Almanya’da ayrımcılık okula kayıtta başlıyor”

Günün ikinci oturumunda ise eğitim alanındaki ayrımcılık konusuna odaklanıldı. Çalıştaya FAIR adına katılan ve Almanya’da eğitim alanında yaşanan ayrımcılıklardan yola çıkarak sunumunu gerçekleştiren Taner Aksoy, Almanya’da eğitim alanındaki ayrımcılığın henüz okula giriş aşamasında başladığını belirtti.

Aksoy, okula başvuru aşamasında öğrencilerin tıbbi hallerinin, el becerilerinin ve dil seviyelerinin tespit edildiğini; istenen seviyede olmayan öğrencilerin kalite bakımından daha düşük okullara yönlendirildiklerini söyledi. Bu yönlendirmeyle birlikte Müslüman çocukların eğitim hayatına yenik başladığını söyleyen Aksoy, bu sürecin ortaokula geçiş sürecinde de devam ettiğini, üstelik ailenin sosyal statüsünün ve yaşadığı muhitin de bu süreçte etkili olduğunu ekledi.

Eğitimdeki ayrımcılığın önüne geçmek için ise ön plana çıkan görüş, velilerin okulla daha iyi iletişim kurması yönünde oldu. Ek olarak okul dışındaki mücadelenin de eğitim hayatına olumlu etki edeceği belirtildi. Irkçı kimselerle değil ırkçılık fikriyle mücadele edilmesi gerektiği belirtildi. Ayrıca Müslüman toplulukların cami ziyaretleri ve açık cami günleri gibi etkinlikleri yoğunlaştırması gerektiğine yönelik tavsiyelerde bulunuldu.

Qayyum: “Kanunlar kılıç değil kalkan olmalı”

Günün son oturumunda ise İslamofobi bağlamında güvenlik ve yasal çerçeve tartışıldı. İlk sunumu gerçekleştiren CCIF temsilcisi Chafika Attalai, CCIF’in İslamofobi ile mücadele çerçevesinde yürüttüğü çalışmaları anlattı.

Attalai, İslamofobi ile mücadelede elde edilecek yasal başarıların başka örneklerde de sorunun çözümüne etki edeceği için en başında İslamofobi mağdurlarına yasal destek verdiklerini söyledi. Ayıca başta başörtülü kadınlara ve çocuklara yönelik olmak üzere ilgililere psikolojik destek verdiklerini de ekledi.

Attalai’dan sonra Londra Üniversitesi’ne bağlı SOAS’dan Sham Qayyum, Britanya’daki yasal çerçeveyi İslamofobi ile mücadele bağlamında ele aldığı sunumunu gerçekleştirdi. Sham Qayyum, Britanya’daki yasal düzenlemelerin İslamofobi ile mücadelede bir sınırı olduğunu söyledi. Qayyum, İslamofobi ile mücadelede İnsan Hakları Yasası’nın ve 2010’da yürürlüğe giren Eşitlik Yasası’nın daha etkin kullanabileceğini söyledi.

Sham Qayyum, bu kanunların Müslümanlara farklı olma hakkı tanıdığını belirtirken özellikle toplumda görünür olan Cuma namazları, camiler, helal yemek ve Müslüman mezarlıkları gibi konularda etkili olabileceğini ekledi.

Son olarak Qayyum, bu yasaların bir kılıç olarak değil bir kalkan olarak kullanılması gerektiğini, yasaların böylece Müslümanlara daha fazla alan vereceğini söyledi.

Mohammed: “Veriler olmadan hikâyeler olgulara dönüşemez”

Pazar günü (11 Mart) gerçekleştirilen oturumlarda ilk sunum, Fransız sosyolog ve CCIF eski direktörü Marwan Mohammed tarafından gerçekleştirildi. İslamofobi ile mücadelede verilerin önemini vurgulayan Mohammed, sağlıklı veriler ve bu verilerden hareketle oluşturulacak raporların kamu kurumlarını etkileyebileceğini belirtti.

Mohammed, verilerin hikâye ve olgu arasındaki farkı yarattığını, “veriler olmadan hikâyelerin olgulara dönüşemeyeceği” vurgusu üzerinde durdu. Veri toplamanın sivil toplumun önemli bir görevi olduğunu söyleyen Mohammed, böylece İslamofobi ile mücadelenin daha etkin sürdürülebileceğini belirtti.

İslamofobi ile mücadelede sivil toplumun rolüne ilişkin ikinci sunum AGİT Ayrımcılık Karşıtlığı ve Hoşgörü Departmanı Yöneticisi Azra Junuzovic ve AGİT ayrımcılık danışmanı Dermana Seta’dan geldi.

İlk kısımda söz alan Azra Junuzovic, doksanlı yıllarda Bosna’da yaşadıklarından örnek vererek fiziki yardımın haricinde sivil toplumun nefret suçlarıyla mücadelede etkin bir araç olduğunu ifade etti. Junuzovic, verilerle birlikte hukuk düzeninin ve başlıca kamu kurumlarına hâkim olmanın İslamofobi ile mücadele için olmazsa olmaz olduğunu vurgulayarak BM, Avrupa Konseyi, AİHM, ECRI ve AGİT gibi kurumların yetki ve sorumlulukları hakkında bilgi verdi.

AGİT tecrübelerini katılımcılarla paylaşan Dermana Seta, AGİT’in İslamofobi ile mücadele bağlamında nasıl görevler üstlenebileceğini özellikle vurguladı.

İslamofobi ile mücadele konusunda sivil toplumun rolü konusundaysa kendinden önceki konuşmacıları onaylayan Seta, verilerin ve deneyim aktarımının kilit rol oynadığını belirtti.

Farid Hafez: “İslamofobi bütün Avrupa’yla ilgili bir sorun”

Çalıştayın son oturumu Georgetown Üniversitesi’nden Farid Hafez’ın sunumuyla başladı. Oturum, İslamofobi ve siyasi söylemler arasındaki ilişkiye odaklandı.

Hafez, İslamofobi’nin siyasi retorik tarafından yasallaştırıldığını vurgularken bir yandan da sadece Müslümanlarla değil bütün Avrupa ile ilgili bir sorun olduğunu söyledi.

Avrupalı devletlerin İslam’la ilgili meselelerde İçişleri Bakanlıklarıyla duruma müdahale ettiklerini, bu bakanlıkların ise din işlerinde sorumlu olmadığını söyleyen Hafez, bu durumun İslam’a karşı “asimetrik” bir yaklaşımın uygulandığını söyledi.

Çeşitli ülkelerdeki gelişmeleri hatırlatan Hafez, devletlerin Müslümanlığın siyasallaşmasını istemediğini, bu yüzden Macron’un Fransa’da başlattığı “Fransa’da Müslümanlığın yeniden planlanması” gibi çalışmaların ortaya çıktığını ifade etti.

Bu durumla mücadele etmek Hafez üç tavsiyede bulundu. İlk olarak eğitimin önemini vurguladı. İkinci adımda Müslüman toplulukların siyasi bir vizyonu olması gerektiğini söyledi. Son olarak Müslüman toplulukların hukukun üstünlüğünden şaşmaması gerektiğini belirtti.

Çalıştay, 11 Mart itibariyle sona ermiş olsa da çalıştayda tartışılan konuların çıktıları için çalışmalar devam ediyor olacak ve daha sonra GAV ve CCIF tarafından yayınlanacak.

İslamofobi ile Mücadele Çalıştayı İstanbul’da başladı

YTB katkılarıyla, GAV ve CCIF işbirliğinde düzenlenen “İslamofobi ile Mücadele” çalıştayı başladı.

“İslamofobi ile Mücadele: Kapsamlı ve Etkin Çözümlere Doğru” başlıklı çalıştay, bugün (10 Mart) İstanbul’da başladı. İki gün boyunca devam edecek olan çalıştaya Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’nın (YTB) katkılarıyla Göç Araştırmaları Vakfı (GAV) ve İslamofobi ile Mücadele Kolektifi (CCIF) ev sahipliği yapıyor.

Çalıştay, İslamofobi’yeilişkin farklı konuların detaylı olarak ele alındığı oturumlar öncesinde, açılış konuşmaları ile başladı. Açılış konuşmalarından ilkini gerçekleştiren CCIF Türkiye Temsilcisi Fırat Daş, İslamofobi’snin 11 Eylül sonrasında şiddetle arttığını ve buna karşı mücadelede en temel aktörlerin medya, basın ve sivil toplum kuruluşları olması gerektiğini vurguladı. CCIF Temsilcisi Daş’ın ardından selamlama konuşması gerçekleştiren Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) Başkanı Süleyman Arslan ise İslamofobi’nin dünyada geniş bir coğrafyaa yayılarak küresel bir olgu hâline geldiğine işaret etti.

Köse: “İslamofobi’nin zihinsel altyapısı araştırılmalı”

Çalıştay kapsamında konuşma yapan bir diğer isim ise YTB Başkanı Mehmet Köse oldu. Mehmet Köse, İslamofobi meselesinin zihinsel altyapısını oluşturan temel kavramların tartışılmasını ve bu kapsamda atılması gereken adımların ivedilikle belirlenmesi gerektiğini dile getirdi.

İslamofobi’nin marjinal bir düşünce olmaktan çıktığını vurgulayan Köse, “Bir zamanların marjinal olan söylemleri günümüzde popüler kültürün bir parçası hâline geldi. Birçok kesim tarafından kabul görmeyen pek çok yaklaşım bu minvalde normal karşılanmaya başlandı. Dolayısıyla başta devletlerin ve uluslararası örgütlerin bu konuda önlem almaları büyük bir önem arz ediyor” diyerek sorunun çözümünde kamu kurumlarının rolünün büyük olduğunu vurguladı.
Mehmet Köse, Ssvil toplum kuruluşlarının da İslamofobi ile mücadelede önemli bir rolü olduğu görüşünde. Köse, sivil toplumun özellikle önleyici etkilerinin olabileceğini düşünüyor: “Bizim amacımız ise siyasi mücadeleye gerek kalmadan en temel sosyal hakların teminat altına alınmasını sağlamaktır. Bu bağlamda sivil toplum kuruluşlarına da büyük görev düşmektedir.”

Yeneroğlu: “Küreselleşen dünyada ırkçı yaklaşımlara yer yok”

YTB Başkanı Köse’nin ardından Göç Araştırmaları Vakfı Başkanvekili ve AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu da açılış konuşmaları bağlamında konuştu. Yeneroğlu, Müslümanlarının en büyük sorunlarının başında dışlanmanın, ırkçılığın, ayrımcılığın geldiğini belirtirken özellikle son dönemde İslamofobik vakaların had safhaya ulaştığını ifade etti. “Almanya’da 2017 istatistiklerine göre her gün üç İslam karşıtı saldırı olmakta, bu da Avrupa ülkelerinde gelinen son noktayı gösteriyor” diyen Yeneroğlu, dün gece (9 Mart) Lauffen’de yaşanan cami saldırısını örnek vererek bu tip vakaların artık sadece aşırı sağdan gelmediğini vurguladı: “Lauffen’de yaşanan olaya benzer saldırıları eskiden ırkçı dazlaklar yapıyordu. Şimdi bunu PKK’lılar da yapmaya başladı.”

Saldırıların failleri değişse de devletin bu saldırıları aydınlatma konusunda isteksiz olduğuna ilişkin sitemde bulunan Yeneroğlu, “Bu tür saldırılarda failler bir türlü bulunamıyor. Buradaki temel problem de esasında devletin Müslümanlara yönelik saldırıların üstüne gitmemesi” dedi. Yeneroğlu bu gibi durumların önüne geçmek için sivil toplum inisiyatiflerinin önemini vurgularken çalıştayın bu amaca hizmet edebileceğini söyledi: “Kamuoyunda bu olaylardan pek bahsedilmiyor. Halbuki küreselleşen dünyada ırkçı yaklaşımlara artık yer olmamalı. Dolayısıyla bunları daha fazla duyurmak ve kamuoyu hassasiyetini çekmek için dünyanın her bölgesinden gelen uzmanlarla gerçekleştireceğimiz bu çalıştay oldukça arz ediyor.”

Kalın: “Ötekileştirilmeyi reddetmeliyiz”

Çalıştayın spesifik oturumları öncesi yapılan açılış konuşmalarında son olarak Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın söz aldı. İslamofobi olgusuna Batı-İslam İlişkileri çerçevesinde değinen Kalın, ırkçı söylemlerin geçmişte aşırı olarak nitelendirildiğini ancak günümüzde giderek normalleşmeye başladığını dile getirirken “Batı’da üretilen sahte sorunların gerçek problemlere sebep gösterildiğini” belirtti.

Batı toplumunda yaygın olan Müslüman imajını eleştiren İbrahim Kalın, basmakalıp yargıların gerçeklikle bağdaşmadığını söyledi. Kalın, sözlerinin devamında Müslüman devletlerin sahip oldukları güçle orantısız bir şekilde tehdit olarak görüldüğünü belirtti: “Bugün objektif olarak baktığımız zaman dünyanın en büyük orduları İslam ülkelerinde değil, Müslüman ülkeler de dünyanın en büyük ekonomilerine sahip değil. Nükleer silahlar bir-iki ülke haricinde neredeyse hiçbir İslam ülkesinin elinde değil. Nüfus yoğunluğuna bakıldığında Avrupa’da yaşayan Müslümanların sayısı belli. Ancak öyle bir hava yaratılıyor ki sanki yarın apokaliptik bir savaş olacak ve Müslüman ülkeler dünyanın en ileri silah teknolojileri ile ortaya çıkıp Batı toplumlarını ortadan kaldıracak. Böyle bir şey yok.”

İbrahim Kalın, genel kanının aksine “İşgal edilen ülkeler Müslüman ülkeler, ayrımcılığa uğrayanlar yine Müslüman toplumlar. Ancak tüm bunlara rağmen fatura yine Müslümanlara kesiliyor” dedi.

Kalın, konunun ciddiyetine dair net bir tutumun gerekliliğine işaret ederek “eğer bugün bir tedbir alınmazsa İslamofobik yaklaşımlar yarın Avrupa’da, Batı dünyasında başka felaketlere yol açabilir” diyerek İslamofobinin muhtemel olumsuz sonuçlarını hatırlattı.

İslamofobi ile mücadele için Batı’da yaşayan Müslümanlara da büyük bir görev düştüğü görüşünde olan Kalın, “Orada yaşayan Müslüman toplulukların, kendi temel hak ve hürriyetlerini savunma konusunda daha büyük bir gayret içinde olmaları gerekiyor. Bununla birlikte İslam karşıtlığının modern dünyanın yeni normali olarak kabul edilmesine her fırsatta karşı çıkmamız gerekiyor. Biz nasıl başkalarını ötekileştirmeden sarfınazar etmeliysek, başkaları tarafından ötekileştirilmeyi de reddetmek durumundayız” dedi.

Açılış konuşmalarının ardından başlayan çalıştay, yarın (11 Mart) ikinci gün oturumlarının gerçekleştirilmesi ardından bitecek. Çalıştaya ilişkin rapor daha sonra GAV ve CCIF tarafından yayınlanacak.

 

“Göç ve Kadın” sergisi büyük beğeni topladı

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın hazırladığı “Kadının Güçlenmesi Strateji Belgesi ve Eylem Planı” tanıtım toplantısı, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde düzenlen bir program ile Beştepe Millet Kültür ve Kongre Merkezi’nde gerçekleştirildi.

Program kapsamında, göç olgusu ve göçmen kadınların sorunlarına dikkat çekmek amacıyla Vakfımız ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı işbirliğinde hazırlanan “Göç ve Kadın” temalı fotoğraf sergisi açıldı. Türkiye’de ve dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan göçmen kadınların değişen hayatlarından kesitlerin yer aldığı sergi büyük beğeni topladı. 25 göçmen kadının göç hikâyesini çarpıcı bir şekilde ortaya koyan fotoğraflar, davetlilere zaman zaman duygulu anlar yaşattı.

Etkinliğe, Türkiye’nin dört bir yanından gelen kadın STK temsilcilerinin yanı sıra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile eşi Emine Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım ile eşi Semiha Yıldırım, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Dr. Fatma Betül Sayan Kaya, milletvekilleri ve kadın muhtarlar da katıldı. Programda konuşma yapan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Kaya, “8 Mart, bir asrı aşkın süredir Dünya Kadınlar Günü olarak anılıyor. Bugünün temelinde, alın terini ve insanca yaşama hakkını savunan kadınların mücadelesi var. Aradan bir asır geçmiş olmasına rağmen, dünyada insanca yaşama hakkı elinden alınmış milyonlarca kadın, mazlum ve mağdur durumda. Filistinli, Suriyeli, Arakanlı, Somalili kadınlar evlerinden, yurtlarından uzakta çok büyük dramlar yaşıyor.” diyerek göçmen kadınların yaşadığı trajediye dikkat çekti.

Program, farklı alanlarda rol model olan başarılı kadınlara takdir belgelerinin sunulmasıyla sona erdi.

  • 1
  • 2